Devamını Oku

Sayfalar

24 Nisan 2011

Siyah Noktalar


Tarih: 09:02
Genel olarak ?siyah nokta? adıyla bilinen komedon, fazla rastlanan bir cilt problemidir. Bu da sivilce gibi deride bulunan yağ bezlerinden dolayı oluşur ve genel sağlığı etkilemez. Nasıl oluşur?

En önemli nedeni, yağ üretimi artışıdır. Ergenlik dönemindeki hormonal değişimler ve etkiler nedeniyle, yağ bezleri büyür ve yağ üretimi artar. Yağ bezlerinin salgıladığı yağ, cilt gözeneklerinden atılması beklenir ama fazla üretilen bu yağ, gözeneklere ulaşan kanalları yoğunlaşmış yağ kütlesi nedeniyle tıkar. Tıkanmanın tam olduğu durumlarda komedona (sivilcenin ilk bulgusuna) rastlanır. Yani siyah nokta aslında sivilcenin bir başlangıç dönemidir. Her siyah nokta sivilceye dönüşmez ama her sivilce siyah noktanın oluşum evresinden geçer. Derialtında ve içindeki sebum nedeni ile beyaz renkte olduğunda buna ?kapalı komedon? denilir. Tıkanma tam olmazsa, ucunda doğal bir boya nedeni ile siyah renkte bir tıkaç oluşur. İşte bu da ?açık komedon? dur. Deride bulunan floro bakterileri, yağdan tıkalı olan bu kanal içinde enfeksiyona yol açabilirler. Böylelikle, kırmızı, iri, iltihaplı sivilceler oluşur. Böyle sivilceler iz bırakabilir, iyileştirilmeleri daha zordur. Ağızdan antibiyotik ve başka sivilce ilaçları gerekebilir. Siyah noktaların sivilceye dönüşmeden uygun şekilde tedavisi yapılması gerekir. Siyah nokta artışı neden olur? Bazı kozmetik ürünler, adet kanamalarından 2gün-bir hafta öncesi, terleme, ayrıca bazı kişilerde güneş ışığına sık maruz kalma siyah noktaları çok fazla artırır. Siyah nokta tedavisi: Siyah nokta tedavisi aslında basit uygulamalar ile çözüme ulaşabilir. Çünkü yukarda anlattığımız üzre, amaç tıkanmış olan yağ kanallarını temizleyip açmaktan ibarettir. Bunun için önce genişçe bir tavaya biraz su koyun ve ocakta kaynatın. Kaynamakta olan suya, dikkatli bir şekilde yüzünüzü yaklaştırın. Cildinizi yakmadan 3-5 dakika kadar yüzünüze buhar banyosu uygulayın. Buhar cildinizin gözeneklerini genişletecek, temizlik için uygun ortam yaratacaktır. Eczanelerden bulacağınız daha önce hiç kullanılmamış enjektörün iğnesini çıkarın. İğnesiz enjektörü siyah noktaları tam ortalayacak şekilde cildinize hafif baskılar yapın. Bu aşamada siyah noktaların kolayca enjektör içine çıktığını göreceksiniz. Sonra bol su ile yüzünüzü yıkayın ve uygun kremleriniz varsa kullanın. Siyah nokta tedavisi için alternatif öneriler: Yarım su bardağı su, 3 çorba kaşığı elma sirkesi karıştırılıp kaynatılır. Ocak kısılıp yüze bir örtü örtülür ve 10-20 dakika kadar yüz buharda tutulur. Sonra yarı yarıya sulandırılmış elma sirkesiyle yüz silinir. Bu, haftada 2 kez yapıldığında hem siyah noktalar kaybolur hem de cilt parlaklığı sağlar, cildi güzelleştirir.


Yazının Devamını Okuyun...

Takımyıldızların Mitolojik Öyküleri / Orion


Tarih: 09:01
Orion, oldukça eski ve köklü bir takımyıldızıdır. Sümerler tarafından Uru-anna ya da cennetin ışığı olarak kabul edilirdi. Ayrıca büyük Sümer kahramanı Gilgamesh olarak da bilinir.

Mitolojiye göre Orion, deniz tanrısı Poseidon ve Girit kralı Minos?un kızı Euryale?nin oğludur. Orion oldukça iri cüsseli, dev sayılabilecek bir yapıya sahiptir ve çok güzel bir yüzü vardır. Babası Poseidon Orion?a deniz üzerinde yürüyebilme becerisi vermiştir. Gökyüzünde Orion, bir elinde kırılmaz bir sopa, diğer elinde ise bir aslan derisi taşıyor olarak tasvir edilir. Orion?un başı kadınlarla çok derde girmiştir. Kral Oinopion?un (Şarap içici demek olan Oinopion, Dionysos ile Ariane?nin oğludur ve Sakız adası kralıdır. Adalılara kırmızı şarap yapmayı öğretmiştir) kızı Merope?ye kur yapmış, başarılı olamamıştır. Ertesi gün fazla içki içerek sarhoş olmuş, bir hata yaparak Merope?ye saldırmaya kalkışmıştır. Bunun sonucunda Kral Oinopion, Orion?un gözlerini kör etmiştir. Daha sonra Orion, demir tanrısı Hephaistos?un çekiç seslerini dinleyerek ona ulaşmış ve ondan yardım istemiştir. Hephaistos ona dünyanın doğusuna gitmesini ve doğan güneşin iyileştirici ışınları yüzüne vurunca gözlerinin yeniden göreceğini söyler. Orion doğuya Lemnos adasına gider ve tekrar görme yeteneğini kazanır. Mitolojiye göre Orion, bir akrep tarafından topuğundan sokularak öldürülmüştür. Burada akrep, Scorpio (Akrep) takımyıldızı olarak bilinir. Bazı öykülere göre akrep Yer tanrısı Gaia tarafından, bazılarında ise av ve Ay tanrıçası Artemis tarafından, yeryüzündeki hayvanların çoğunu avladığı için Orion?u öldürmek üzere yollanmıştır. Başka bir masalda ise, Orion?un av tanrıçası Artemis?e karşı uygunsuz davranışlarda bulunur. Bu yüzden akrebin, Artemis tarafından Orion?u öldürmesi için yollandığı söylenmektedir. Orion ve Scorpio, gökyüzünde birbirlerine zıt yönlerde bulunurlar. Biri doğarken biri batmaktadır. Bu sayede onların bir daha savaşmasının engellendiğine inanılır. Orion, akrep tarafından zehirlendikten sonra sağlık tanrısı Asclepius (Gökyüzünde Ophiuchus takımyıldızı olarak bilinir) tarafından tekrar yaşama döndürülür. Orion?un ölümü hakkında bir başka masal daha vardır. Orion ve av tanrıçası Artemis evlenmek üzere nişanlanmışlardır. Ancak Artemis?in erkek kardeşi Apollon bu evliliğe karşı çıkmaktadır. Apollon, Artemis?e kötü bir oyun oynamıştır. Artemis çok iyi bir okçudur. Apollon bir gün Artemis?le denizde çok uzakta görünen bir karaltıyı vurup vuramayağı konusunda iddiaya girmiştir. Artemis, tek atışta hedefi kolaylıkla vurmuştur. Ancak, vurduğu hedefin nişanlısı Orion olduğunu öğrenince acı içinde kalmıştır. Bu olaydan sonra Ay tanrıçası Artemis yaşama olan bağlılığını kaybetmiş ve içindeki acıyı dindirememiştir. Bu nedenle, Ay bu kadar soğuk ve hayat içermeyen cansız bir yerdir. Artemis, Orion?un bedenini gümüşten yapılmış Ay arabasına koyarak kendi elleriyle gökyüzüne taşımıştır. Artemis nişanlısı Orion?un yıldızlarının, bulunduğu bölgedeki en parlak yıldızlar olması için özel olarak karanlık bir bölge seçmiştir.
Yazının Devamını Okuyun...

Takımyıldızların Mitolojik Öyküleri / Perseus (Perse), Cetus (Balina)


Tarih: 09:01
Cetus takımyıldızının temsili resmi Zeus, Argos kralı Acrisius?un güzel kızı Danae?ye aşık olmuştur. Bir kahin, Danae?nin dünyaya getireceği bir çocuğun kralı öldüreceğini söylemiştir. Kral Acrisius kızı Danae?yi yeraltında tunç kaplamalı bir odaya kapatarak kehaneti önlemeye çalışır. Fakat aldığı tüm önlemlere rağmen Zeus tavandaki bir delikten kendini altın yağmuruna çevirerek Danae?nin kucağına düşer.

Böylece Danae Perseus?u dünyaya getirir. Bunu öğrenen Kral Acrisius, çok kızar ve Danae ile oğlunu bir sandığa kilitleyip, onları denize bırakır. Dalgalar sandığı Seriphos Adasına çıkartır. Kayaya vuran sandık birkaç gün sonra Dictys adında bir balıkçı tarafından bulunur. Dictys sandığı kırarak açar ve Danae ile çocuğu yanına alır. Perseus?u kendi çocuğu gibi büyütür. Balıkçı Dictys, bu toprakların kralı olan Polydectes?in kardeşidir. Yıllar sonra Polydectes, Danae?yi gördüğünde ona aşık olur ve onunla evlenmek ister. Ancak, Perseus artık büyümüştür. Kral Polydectes eğer Danae ile evlenirse tahtının tehlikeye girmesinden korkmaktadır. Bu nedenle, Perseus?tan kurtulmak için yollar aramaya başlar. Günün birinde Polydectes, Pisa şehrinin kralı Oenemaus?un kızı Hippodamia ile evleneceğini açıklar. Düğün hediyesi olarak herkesten, at kolleksiyonuna katkıda bulunmasını ister. Ancak Perseus?un ne atı ne de parası vardır. Bunu çok iyi bilen kral ondan başka bir istekte bulunur. Gorgon Medusa?nın kafasını getirmesini ister. Polydectes, Perseus?un asla geri dönmeyeceğinden emin olarak, Danae ile evlilik planları kurmaya başlar. Polydectes, Perseus?un bu işte başarılı olacağına inanmamaktadır. Ancak Perseus, bunu başarırsa Medusa?nın başı, tüm düşmanları taşa dönüştürecek bir silah olacaktır. Gorgonlar, inanılmaz derecede çirkin görünüme sahip üç kız kardeştir. Bu kızlardan herhangi birine bakan, hemen taşa dönüşmektedir. Kardeşlerden ikisi Euryale ile Stheno, ölümsüz iken; üçüncü kardeş Medusa ölümlüdür. Medusa yıllar önce çok güzel bir kadındır ve saçlarının güzelliğiyle dillere destandır. Birgün Medusa deniz tanrısı Poseidon?u çok kızdırır.Poseidon onu zeka tanrıçası Athena?nın tapınağına kapatır. Athena, Medusa?yı çok çirkin biri haline getirir ve saçlarını yılanlara dönüştürür. Perseus?un tanrılarla güçlü ilişkileri vardır ve tanrılar ona yardım ederler. Yer altı tanrısı Hades, ona görünmemesini sağlayacak bir giysi vermeyi teklif eder. Tanrıların habercisi Hermes, gökyüzünde büyük bir hızla uçmasını sağlayacak bir çift sandalet önerir. Ateş tanrısı Hephaistos elmastan bir kılıç teklif eder. Zeka tanrıçası Athena ona pirinçten bir başlık sunar. Bu sadece metal kısmından Medusa?ya baktığında, onun kötü etkisinden korunacağını söyler. Perseus, bu başlığı giyerek Gorgon Medusa ile mücadele eder ve sonunda onun kafasını keser. Gorgon?un bedeninden Pegasus (Kanatlı At) çıkar ve yıldırım gibi gürleyerek göklere doğru uçar. Perseus elinde Gorgon?un kafası ile Afrika üzerinden uçarak geçer. Libya üzerinden geçerken, Gorgon?un kesik başından akan kanlar yerdeki kumlara damladığında yerden yılanlar çıkmaya başlar. Perseus, Atlas krallığında mola vermek ister. Ancak, kral Atlas Perseus?u sarayına kabul etmez ve ona düşmanca davranır. Perseus, Atlas?a Medusa?nın başını gösterir. İri yapılı, heybetli kral Atlas taşa dönüşür. Kuzey Afrika?daki Atlas Dağları?nın böyle oluştuğu söylenir. Perseus yolculuğuna devam ederken, Cepheus ile Cassiopea?nın kızı Andromeda?yı deniz kıyısında bir kayaya zincirlenmiş durumda görür. Cetus, Etiyopya kralı Cepheus ?un eşi kraliçe Cassiopeia?nın küstahlığını cezalandırmak için deniz tanrısı Poseidon tarafından Etiyopya?ya gönderilen deniz canavarı olarak bilinir. Cetus, balık ve su yılanı karışımı bir vücuda sahiptir. Prenses Andromeda Cetus?a kurban edilecektir. Cetus, kralın güzel kızı Andromeda?ya saldırmak üzere iken kahraman Perseus, canavarı öldürür. Gökyüzünde Cetus, Andromeda?yı yakalamaya çalışır ama Perseus prensesi korur gibi görünmektedir. Başka bir inanışa göre Cetus sevimli ve barışçıl bir balina olarak bilinmektedir. Perseus Seriphos adasına geri döndüğünde kral Polydectes onu hiç iyi karşılamaz. Perseus ona Medusa?nın başını gösterir ve kral taşa dönüşür. Perseus?un tüm maceralarının sonunda kral Acrisius?a söylenen kehanet gerçekleşir. Bir gün kral, Perseus?un bulunduğu bir yarışmaya katılır. Perseus bir tartışma çıkarır. Tartışma izleyicilerin de katıldığı büyük bir kavgaya dönüşür. Kavga sırasında Acrisius başına yediği darbe ile ölür. Başka bir masalda; Kral Acrisius ölümünün, bir disk atma yarışmasında Perseus?un fırlattığı diskin kralın kafasına gelerek gerçekleştiği söylenmektedir. Perseus öldürdüğü adamın dedesi olduğunu öğrenince çok üzülür. Argos ülkesinin tahtına çıkmayı kabul etmez. Tiryns?e kral olan akrabası Megapenthes?e Argos?u verip kendisi Tiryns kralı olur. Kahraman Perseus ve karısı Andromeda öldüklerinde tanrılar tarafından gökyüzüne yıldızlar arasına alınırlar.
Yazının Devamını Okuyun...

FIL VAKASI (EBABIL KUSLARI)


Tarih: 09:00
Kâbe'yi yikmak üzere büyük bir orduyla gelen Yemen valisi Ebrehe'nin ordusuna saldiran kuslar.

Ebâbil, Arapça'da "bölükler, sürü, sürüler" demektir. Kelime, Kur'ân-i Kerim'de Fil sûresinin üçüncü âyetinde geçmektedir. Fil sûresinde olay söyle anlatilmaktadir: "Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yapti? Onlarin tuzaklarini bosa çikarmadi mi? Üstlerine sürü sürü kuslar gönderdi. Onlara çamurdan sertlesmis taslar atiyorlardi. Nihâyet onlari yenilmis ekin yapragi gibi yapti." (el-Fil, 1I5/1-5). Bu olay Hz. Peygamber'in dogdugu yil olmus ve orduda bulunan fil/fillerden dolayi Araplar arasinda "Fil Vak'asi", geçtigi yil ise "Fil Yili" olarak meshur olmustur. Olay kaynaklarda söyle zikredilmektedir: Habesistan Krali Necâsi Ashame'nin, Yemen'e hükümdar tâyin ettigi Ebrehe b. Sabbah el-Esrem, Mekke'ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San'a sehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapinak (kilise) yaptirdi. Ancak tapinaga gelen olmadigi gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu ögrenen Ebrehe çok kizdi ve Kâbe'yi yikacagina yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli "Mamud" adli fili önde oldugu halde Mekke'ye yöneldi. M.S. 57I veya 571 yilinda altmis bin asker ve on yahut dokuz fille yola çikti. (Ibnü'l-Esir, el-Kâmil fi't Târih, Nsr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442). Ebrehe yolda Yemen krali Zû Neferi bozguna ugratti, ardindan Has'amlilari yendi ve bunlarin Nufeyl b. Nubeyb adindaki liderinin hayatini bagislayarak kendisine Mekke'ye gidiste rehber yapti. Taif'teyken Sakif'liler tanrilari Lât'i korumak ugruna Ebrehe ile isbirligine yanasip Ebû Regal'i ona rehber olarak verdiler. Ebrehe'nin fillerin destegindeki muazzam ordusunun karsisinda hiçbir ordu dayanamadi ve Kureys'liler bu gelise bakarak Kâbe'nin yikilacagina kesin olarak inanmaya basladilar. Abdülmuttalibin Ebrehe ile Görüsmesi Mekke yakininda Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadirlarini kurdu ve çevredeki Mekke'lilere âit develeri yagmaladilar. Burada, Ebû Regal öldü. Develerin içinde Abdülmuttalib'in de iki yüz devesi vardi. Ebrehe'nin elçisi Hinata el-Himyeri Mekke'ye giderek Kureys'lilerin ileri gelenleriyle görüstü ve "Kâbe'yi tavaf etmeyi biraktiklari takdirde onlara saldirmayacaklarini" söyledi. Onlara sadece Kâbe'yi yikmak için geldiklerini, kendileri ile savasmayacaklarini bildirdi (Ibnü'l-Esir, a.g.e., s.443). Abdülmuttalib, "Biz onunla savasmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orasi Beytullah'tir, eger korursa O (Allah) Harem'i korur" dedi; develerini görüsmek üzere Ebrehe'nin yanina vardi. Abdülmuttalib'e iyi davranan ve önce onu takdirle karsilayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince söyle dedi: "Seni ilk gördügümde gözüme büyük bir sahsiyet olarak görünmüstün. Ama sen Kâbe'nin korunmasini isteyecegin yerde develerinin pesine düsünce gözümden düstün." Abdülmuttalib, "Ben develerin sahibiyim. Kâbe'nin de sahibi var, O onu korur" dedi. Abdülmuttalib develerini alip Kureys'lilerin yanina döndü, onlara olup biteni anlatti ve hepsi, muhtemel bir katliâma karsi Mekke'den ayrilip daglara çekildiler. Fillerin Yere Cökmesi Sabaha karsi Ebrehe, Mekke'ye ilerledi. Mamud denilen büyük fil, sehre yaklâsinca yere çöküverdi; kalkmasi için çok ugrastiklari halde kalkmadi. Öteki fillerin de, Kâbe yönünde sürüldüklerinde yere çöktükleri, baska bir yöne yöneltildiklerinde kosarak kaçmaya çalistiklari görüldü. Bu mucizeyi olayin sihhati Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Kusva adli devesinin Mekke yakinlarinda çökmesi olayinda, Nebi (s.a.s.)'in söyledigi sözlerle sâbit olmustur: Devesi çökünce Rasûlullah'in ashâbi, "Deve çöktü" dediginde, Rasûlullah; "Hayir, Kusva çökmedi, yalniz onu 'Fili engelleyen' engelledi" buyurmustur. Buhâri ve Müslim'de, Rasûlullah (s.a.s.)'in Mekke'nin fethi günü söyle dedigi nakledilmektedir: "Yüce Allah filleri Mekke'ye girmekten alikoydu. Ama Rasûlünü ve mü'minleri oraya gönderdi. Dün oldugu gibi bugün de oranin hürmeti iâde olmustur. Dikkat edin, hazir olan olmayana bildirsin. " Kuslarn Ebrehe Ordusuna Saldirmasi Ebrehe ordusu Mekke'ye girerken deniz tarafindan, dahâ önce o bölgede hiç görülmemis, kirlangica benzer kus sürüleri bir anda ortaya çikarak Ebrehe ordusuna saldirdilar. Gaga ve pençelerinde tasidiklari taslari ve çamurdan balçiklari askerlerin üzerine biraktiklarinda onlar, kurumus, paramparça olmus agaç yapraklari gibi dagildilar. Rehberleri Nufeyl kaçti, askerler kus saldirisinda telef olup feci sekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke'liler bu mucizeyi daglardan seyrederken Allah'in irâdesi karsisinda hayret ve dehset içindeydiler. Ebrehe, bu saldirida etleri parçalanmis, çürümüs halde San'aya dönerken, Hasm kabilesinin yasadigi bölgede gögsü ikiye yarilarak acikli sekilde öldü (Kadi Beydâvî, Envârü't-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri). Kuslar ve attiklari taslar hakkinda çesitli rivâyetler vardir. Bu olay Rasûlullah'in dünyaya geldigi yilda vukû buldugundan, Peygamberimizin ilk mucizelerinden sayilmistir. Muhammed b. Ishak ve Ikrime o yil çiçek hastaliginin Mekke'de yayginlastigini söylemislerdir. Muhammed Abduh (v. 19I5) bu rivâyetlerden hareketle Kur'ân'da geçen "Tayran Ebâbile" ifâdesiyle kastedilenin "sinekler" oldugunu ayaklarinda salgin hastalik mikrobu tasiyan sinek sürülerini Allah'in, Ebrehe ordusuna musallat kildigini belirtmektedir. Yeryüzünün en ihtisamli ordusu ve hayvanlari (filleri) ile gelen Ebrehe ve ordusunu Allah, bir ibret olsun diye gözle görülemeyen küçük canlilarla mikroplarla helâk etmistir. Bu görüsü yukarida zikrettigimiz gibi daha önce ilk siyercilerden Muhammed b. Ishak da kaydetmistir. Bu tefsirde önemli olan husus; Muhammed Abduh, Resid Riza, ve diger bazi müfessirlerin, Allah'in, olaganüstü, fevkalâde, harikulâde mucizesi ile bu Allah düsmani orduyu helâk edisini dile getirmeleridir. Tefsirlerde kuslarin mâhiyeti hakkinda degisik görüsler bulunmaktadir. Ibn Abbas ile Dahhak, Ebâbil'i "birbiri arkasindan gelenler" diye yorumlamislardir. Hasan-i Basri ile Katâde, "çok" mânâsina; Ibn Zeyd "çesitli, sagdan soldan gelenler" mânâsina; Mücâhid, "toplu halde arka arkaya gelen" mânâsina geldigini söylemislerdir. Kuslarin, bölük bölük, karisik türde olduklari anlasilmaktadir. Rivâyetlerde kuslar; kirlangica, keklige, sigirciga, yarasaya, hatta "zümrüdü anka"ya benzetilmektedir . "Siccil" kelimesi, tas ve çamur demektir. Yahut, çamurla sivanmis tas anlamina gelir. "Asf" kelimesi, agaç yapragi anlamina gelir. Haserelerin agaç yapragini yiyip ufalttiklarinda yaprak yenik yenik hale gelir ki, sûrede anlatilmak istenen budur. Sûrenin anlami; Allah'in, Kâbe'nin müdafaasini müsriklere birakmadigini, saldirganlari alisilmadik sekilde helâk ettigini bize anlatmaktadir. Olayin Gerceklestigi Yer Fil olayi, Müzdelife ve Mina arasindaki Muhassab vadisi arasinda bulunan Muassib'da meydana gelmistir. Müslim ile Ebû Dâvûd, Câbir'den rivâyetle onun söyle dedigini yazarlar: "Rasûlullah Müzdelife'den Mina'ya hareket ettigi zaman Muassib vadisin de hizlanmisti." Imam Nevevî bunu söyle izah etmistir: "Ashâb-i Fil olayi burada cereyan etmistir. Onun için, sünnet olan, hacilarin buradan hizla geçmesidir" (Mevdûdî, Tefhimul Kur'an Trc: Muhammed Han Kayani ve digerleri, Istanbul 1988, VII, 238) Imam Mâlik de Hz. Peygamber'den, "Müzdelife durma yeridir, ama Muassib vadisinde durulmamalidir" hadisini nakleder. Müsrik Kureyslileri bu olay o kadar etkilemistir ki, üç yüz altmistan fazla Kâbe putunu unutup yedi yahut on sene Allah'a tapmislardir. Fil sûresin de Allah, Ashâb-i Fil'in aci âkibetinin fecâatine sadece ana hatlariyla deginmis ve müsriklere, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in dâvetine karsi çiktiklarinda, onlarin baslarina gelebilecek acikli azabi hatirlatmistir.
Yazının Devamını Okuyun...

Balık Mevsimi: Hangi Balık, Hangi Mevsimde Yenilir?


Tarih: 08:59
Üç tarafı denizle çevrili ülkemiz adeta bir balık cennetidir. Her denize özgü balık çıkan Türkiye?mizin Karadeniz, İstanbul Boğazı, Marmara Denizi gibi suyu güney denizlerine oranla daha serin kıyılarında hamsi, istavrit, lüfer, mezgit, palamut, torik, kefal, kılıç, kalkan gibi balıklar çıkar. Çanakkale Boğazı, Ege ve Akdeniz?de ise sardalya, izmarit, istavrit, barbunya, gümüş, zargana, kolyoz, uskumru, lüfer, çipura, karagöz, mercan, levrek bulunur.

Bu balıklardan barbunya, tekir, levrek, kefal, lüfer, kalkan, mercan, dülger, dil, çipura, kırlangıç ve mezgit?in etleri beyaz ve oldukça hafiftir. Palamut, istavrit, hamsi gibi balıkların etleri ise yağlı ve biraz daha ağırdır. Peki hangi mevsimde hangi balık yenir, hangi aylarda hangi balık tüketilmelidir? Hangi Balık Hangi Ay Yenir? Ocak: Uskumru, lüfer, palamut, istavrit lezzetlerini ocak ayı boyunca koruyan balıklardandır. Kefal ve hamsi istenilen tam yağlı durumlarına kavuşmuşlardır. Ve bu nedenle de ocak ayında çok daha lezzetli tüketilirler? Çinekop, kofana, minakop ocak ayında en bol dönemini yaşar. Midyenin mevsimi başlamıştır. Tekir ve kırlangıç da bu ay boyunca bolca avlanan balıklardandır. Şubat: Şubat ayı kalkan mevsiminin başlangıcı kabul edilir. Kalkan balığı şubat itibariyle tüketilmeye başlanır ve bu süre mayıs sonuna kadar devam eder. Tekir bolca tezgahlardaki yerini alır. Uskumru, lüfer, palamut yağını kaybetmeye başlar ancak gümüş balığı, kefal, dere pisisi, minakop, midye lezzetini korur. Mart: Mart ayı kefal, levrek ve kalkan balıklarının lezzetlerinin en iyi olduğu zamandır. Uskumru ise çiroz olmaya başlamıştır. Nisan: Nisan ayında kalkan balığı lezzet bakımından yine listenin başındaki yerini alır. Kalkanın en bol zaman Nisan?dır. Mercan, levrek, kılıç, kırlangıç balıkları da bu ayda bolca avlanır. Mayıs: Mayıs ayı deniz canlıları ve balıklar açısından en bereketli aylardan biridir. Istakoz, levrek, barbunya, dil balığı, tekir, kılıç, kırlangıç, pavurya, karides, iskorpiti mayıs ayında keyifle ve lezzetle tüketebilirsiniz. Mayıs ayında ayrıca, kalkan balığının yavrusu ve gelincik denizlerde kendini göstermeye başlar. Haziran: Haziran ayı balık açısından en verimsiz aydır. Haziran ayında balıklar geçici olarak Karadeniz?e göç ederler? Yaklaşan av yasağı ile birlikte de tezgahlar balık yönünden zayıflamaya başlar. Haziran ayında ayrıca dip balıkları da yumurtalarını dökmüş olduklarından dolayı dağınık gezerler. Temmuz: Temmuz ayı, Sardalya balığının mevsimidir. Ekim ayı sonuna kadar lezzetini koruyan sardalyayı rahatlıkla yaz boyu tüketebilirsiniz. Tekir ve barbunya lezzetini korumaya devam ederken temmuz ayında, ıstakoz, pavurya ve böcek bolca çıkar. Ağustos: Ağustos ayı geldiğinde çingene palamutu mevsimi başlar. Sardalya, kılıç, mercan, sinarit, ıstakoz ve pavurya yine nefis lezzetlidir. Eylül: Sardalya ve kılıç balıkları lezzetini korurken irileşen palamut balığı birbirinden lezzetli tariflere eşlik ederek taşınır sofralara? Lüfer, kolyoz, izmarit ve kırlangıç eylül ayında da bolca çıkar. Ekim: Ekim ayının başlangıcı ile balık sezonu da ayrı bir canlılık kazanır. Yazın Karadeniz?e göç eden balıkların beslenme sürelerini tamamlayıp Marmara?ya geri göçü her çeşit balığın bolca tüketilmesini sağlar. Kasım: Kasım ayında bir önceki ayda hareketlenen balık sezonu devam eder. Balıklar bol ve lezzetlidir. Pisi balığı özellikle bu ay tam kıvamındadır. Kasım ayı demek torik akışı demektir ki bu da lakerda severlerin yüzünü güldüren aydır. Aralık: Aralık ayında uskumru lüfer, palamut ve torik yağlanmıştır ve bu nedenle de kızartmadan buğlamaya her türlü yemeği lezzetle yapılır. Tekir bolca avlanır ve hamsinin de tam lezzetli olduğu zamandır.
Yazının Devamını Okuyun...

İslam Öncesi Türk Müziği


Tarih: 08:58
Türklerin tarihinde karanlık dönem olarak nitelendirebileceğimiz bu dönem İslam öncesi kültürlerin ve dinlerin büyük rolü olduğu muhakkaktır. Özellikle Şamanizm, Maniheizm, Budizm gibi mistik öğeler ile destansı şarkı geleneği  bu dönemde neredeyse tüm Türk boylarında yaygındır. Gök Tanrı inancına bağlı olan ve Şaman, Kam, Baksı gibi isimler alan din adamlığı, ozanlık gibi misyonları üstlenmiş bazı kişiler, ellerindeki davullar ile bir yandan hekimlik, ozanlık, din adamlığı yaparken diğer yandan, toplumun sosyal ihtiyaçlarını yine müzik aracılığı ile çözmeğe çalışıyorlardı. Yukarıda sözünü ettiğimiz Türk toplulukları arasında bu türden kişiler zaman zaman etkili olmuşlar ve bununla birlikte müziğe de yön vermişlerdir. Türk boylarının Maveraünnehr’e göç etmeye başladıkları dönemlerde (8. ve 9. yüzyıllar) artık elindeki kopuzuyla ezgi çalıp şarkı söyleyen bir sanatçı tipine rastlıyoruz. Adına Ozan denilen bu müzisyeni Asya’daki müzik geleneğini ve şarkı tiplerini kopuz adlı çalgısıyla birlikte yanında getirmiştir. İç Asyada yerleşik Türk boylarından olan Hunlar, Uygurlar, Göktürklerin müziklerine ilişkin bilgilerimizin kısıtlı olmasına karşın, göçebe Türk boylarından Türkmenlere ilişkin bilgilerimiz epey fazladır. Zira günümüz Türkiye’sinde yaşayan Türk topluluklarının öneli bir kesitini oluşturan Türkmenler, Asya Türkleri ve Türkiye Türkleri arasında bir kültür köprüsü gibidirler.  M.S.9. yüzyılın ortalarından itibaren batıya yönelen Türk boyları, Karahanlılar’dan başlayarak İslamiyet’i kabul etmeleri ile yaşama şekillerinde ve kültür yapılarında değişimler göstermeye başlamışlardır. Toplum yaşamındaki bu değişimin müziğe yansıması da kaçınılmaz olmuştur. Müzik yapılarında Asyalı tarzı aynen sürdürmelerine karşın, şarkı sözlerinde dinin etkisini görmek hala söz konusudur. Ancak sözlerde, sert ve katı dindarlığın karşısında hoşgörüyü ve Tanrı sevgisini görmek mümkündür.
Yazının Devamını Okuyun...

İslamiyetten Sonra Türk Müziği


Tarih: 08:57
İslamla gelişen ve çeşitlenen Türk hayatında hiç kuşkusuz müziğin de önemli bir yeri ve önemi vardır. Türklerin İslam kültür dairesi içerisine girmesiyle birlikte müzik kültürlerindeki en temel değişim müzik sisteminde olmuştur. Gerçi Makam müziği karakteri yalnız İslamla özdeşleştirilecek bir yapı değilse bile Türk müziğinin daha önceleri kullandığı daha farklı müzik sistemlerinin olduğu muhakkaktır. Pentatonik ve Heptatonik ses sistemlerinin ardından makamsal müziğin Ön Asya’daki ve Anadolu’daki izleriyle tanışan Türkler bu alanda çok ileri giderek şaheserler yaratmışlardır. XIII. Yüzyıldan itibaren İslami Türk edebiyatının da geliştiği görülür. Yunus Emre, Mevlana gibi şair, fikir adamı kimliğindeki kişilerin çevresindeki hareket yeni müziğin oluşumunda da etkili olmuştur. Osmanlı İmparatorluğuyla birlikte tarihin en parlak dönemlerini müzik kültürleriyle de yaşatmışlardır. XIII. Yüzyılın en önemli müzik hareketlerinden bir de müziği sistemleştirme çabalarıdır ki Safiyüddin Urmevi’nin Kitâb’ül Edvar’ı bu alandaki ilk ve en önemli eserdir. XIV. Yüzyılın ikinci yarısıyla XV. Yüzyılın ilk yarısında yaşayan Kırşehirli Yusuf b. Nizameddin, Meragalı Abdülkadir, Hızır b. Abdullah, Ahmedoğlu Şükrullah Osmanlı müziği ve müzik sistemleri konusunda ilk çalışmaları yapan kişilerdir. Daha sonra Enderun’da yapılan müzik eğitimi ile saray konservatuarı diyebileceğimiz Mızıka-i Humayun müziğin Osmanlı elitleri arasında yayıldığı çevrelerdir.Selçuklu İmparatorluğu’nun Osmanlı İmparatorluğu’na devrettiği ve Türklerin Anadolu’nun kadim halklarından aldıkları kültürel  miras Osmanlı İmparatorluğu’nun her döneminde yaşatılmış ve en ileri düzeye götürülmüştür. Kökleri İç Asya’da olmakla birlikte, tüm Akdeniz havzasında yayılan Makam müziğinin özgün ve ileri düzeyde kullanımı Türk müziğinde görülebilir. XX. yüzyılın ilk çeyreğine gelene kadar şehirlerde ve köylerde hayatın çeşitli aşamalarında kendine özgü tür ve biçimleriyle yaşatılan bir Türk müziğinden söz etmek mümkündür. Her dönemin ve sosyal olayın kendi doğurduğu şartlarla bezenen bu müzik günümüze kadar gelebilmiştir ve hala yaşatılmaktadır.

Klasik Osmanlı-Türk müziğinde XX. Yüzyılın başlarına kadar durum böyle iken, yine köklerini Asya’daki müzik kültüründen alan ve bugün Anadolu’nun dört bir yanında hala yaşayan bir de halk müziği geleneği bulunmaktadır. Yerel sanatçıların ve âşıkların eliyle, Türk toplumunun yaşadığı tüm doğal ve sosyal olayları betimleyen geniş bir repertuar oluşturulmuştur.
Yazının Devamını Okuyun...

Literatür Tarama Kaynakları


Tarih: 08:56
Var olan kaynak ve belgeleri inceleyerek veri toplamaya literatür tarama denir. Literatür taraması, araştırma probleminin seçilerek anlaşılmasına ve araştırmanın tarihsel bir perspektife oturtulmasına yardımcı olur (Karasar, 2005, 183).
Araştırma; bilginin geliştirilip eklendiği birikimli bir süreçtir denilebilir. Araştırmacı, araştırmasına başlarken o konuda yapılan önceki araştırmaları ve kavramsal literatürü bilmek durumundadır. Bu konuda kim, ne zaman, neyi araştırdı, hangi bulgulara ulaştı? Bu konuda araştırılmayan noktalar nelerdir? gibi soruların cevabının bilinmesi gerekir. Aksi halde "aradığını bilmeyen, bulduğunun farkına varamaz" konumuna düşülür. Bu yüzden araştırmalarda önceki araştırmaları taramak veri toplamanın önemli bir aşamasıdır. Literatür taraması, veri toplama ve toplanan verinin öneminin tartışılması, toplanan verilerin problemle ilişkisinin kurulması ve bilginin sınıflandırılması aşamalarından oluşan bir süreçtir (Balcı, 2001, 63). Bu çalışmada literatür taraması yapılırken dikkat edilmesi gereken kuralların yanı sıra, tarama kaynaklarının neler olduğuna yer verilmiştir. Literatür tarama sistemleri ayrıntılı olarak incelenmiştir. Elektronik ortamda yararlanılan tarama kaynakları ayrı olarak ele alınmıştır. Sanal kütüphaneler ayrıntılı bir liste olarak sunulmuştur.
LİTERATÜR ve KAYNAK TARAMASI  Literatür taramasında birincil kaynakların vurgulanması asıldır. Birincil kaynaklar; orijinal araştırma çalışmaları ya da yazılarıdır. Bunlar bir kuramcı, araştırmacı ya da tarihsel olaya katılan biri tarafın­dan yazılırlar. Asıl raporlar bir araştırma raporunun tamamını içerir, bu nedenle de oldukça tekniktirler. Bilimsel dergilerde yer alan deneye dayalı araştırmalar, bilimsel monograflar, araştırma raporları ve tez­ler böyledir. Birincil kaynaklarda; asıl araştırma ile okuyucu arasında herhangi bir aracı yoktur (Balcı, 2005, 57).
İkincil kaynaklar, kuramsal ve ampirik (deneysel çalışma) niteliğindeki önceki birincil kaynakların bir sentezidir. Bunlar orijinal bir araştırmayı özetleyen ve tartışan ansiklopedi veya dergilerde yer alan makalelerdir. Hatta bu, pek çok birincil kaynağı belli bir çerçevede bir­leştiren bir ders kitabı da olabilir. İkincil kaynaklar, bir konudaki araş­tırma gelişmelerini hızla gözden geçirme imkânı verir. Bunlarda teknik bilgi genelde ihmal edilir (Balcı, 2005, 57).  Literatür taraması problemin önemini gösterme, araştırmanın desenini geliştirme ve araştırma bulgularını önceki bilgiyle ilişkilendirme amacıyla yapılır. Literatür taramasının bu doğrultudaki işlevlerini Balcı aşağıdaki şekilde ifade etmektedir:
1. Problemin tanımlanma ve sınırlandırılmasına yardımcı olmak,
2. Araştırmayı tarihsel bir perspektife yerleştirmek,
3. Araştırmada istenmeyen tekrarları önlemek,
4. Uygun yöntem ve ölçülerin seçilmesinde yardımcı olmak,
5. Bilgilerin önceki bilgiyle ilişkilendirilmesine yardımcı olmak ve araştırmalara imkân vermek (Balcı, 2005, 57).
Kaynak Taraması
Kaynak taraması “ön kaynak taraması” ve “detaylı kaynak taraması” olmak üzere ikiye ayrılır. İki kaynak taramasının da amacı ve yöntemi birbirinden farklıdır. (www.mcozden.com).
Ön Kaynak Taraması
Ana amacı; detaylı konu başlıklarının belirlenmesi, yöntemi de; ana konu başlığına göre yapılan rasgele taramadır. Yani herhangi bir araştırma konusunun detaylı konu başlıklarını belirleyebilmek için, az çok o konu hakkında bir fikir sahibi olmak gerekmektedir. Ön kaynak taraması, genellikle konulara göre yapılabilir. (www.mcozden.com). Detaylı Kaynak Taraması
Ana amacı, yapacağınız araştırma ile ilgili tüm ana ve önemli kaynaklar ile araştırmanızı destekleyebilecek yardımcı kaynaklara ulaşmaktır. Yöntemi ise belirli kaynakları araştırmaktır. Ön kaynak taraması ile hem detaylı konu başlıkları, hem de ana konu başlığı itibariyle önemli kaynaklar belirlenir. Bu aşamada detaylı konu başlıklarına göre kütüphaneler ve internetten kaynak taraması yapılabilir. Ayrıca, sıklık analizine göre en önemli kaynakların nerelerde olduğu ve bunlara nasıl ulaşılabileceğinin belirlenmesi de detaylı kaynak taraması sırasında yapılan faaliyetlerdendir. Yazar adına göre tarama ise, ancak detaylı kaynak taraması aşamasında, belirli bir yazarın belirli bir kaynağına ya da diğer eserlerine ulaşmak için yapılabilir (www.mcozden.com).
LİTERATÜR TARAMA SİSTEMLERİ
Literatür taramasına; araştırma problemi ile ilgili anahtar kelimelerin seçilmesi ile başlanır, sonra ilgili veri tabanına ulaşılmaya çalışılır. Önemli olan veri tabanı ile ilgili tam bir liste elde etmektir. Bunu elde edebilmenin yolu da aşağıda belirtilen kaynakların iyi taranması ile sağlanır.
A- Uzmanlar: Bilgi ve teknoloji çağında bile en iyi bilgi kaynağı, araştır­ma yapılan alanın uzmanıdır. Alanı bilen birine sormak sure­tiyle önemli kitap ve makaleleri, önemli araştırmaları, önemli bilgi kay­naklarını bulmak mümkündür (Balcı, 2005, 59).
B- Kütüphaneler / Kitaplıklar:  Her kütüphanenin, açılış-kapanış saatlerinden, kitap ödünç almaya, kaynakların elde edilmesinden fotokopi çektirilmesine kadar birçok konuda kendine özgü düzenlemeleri olabilir. Kütüphanelerden etkin olarak yararlanmak isteyen bir kişi, öncelikle bu düzenlemeleri öğrenmek zorundadır. Ayrıca araştırmacı ihtisaslaşmış kütüphaneleri tanımalı ve bibliyografyalarını sıklıkla takip etmelidir. İhtiyaç duyduğunda hangi kaynağı, hangi kütüphanede, hangi kitaplıkta bulabileceği konusunda bilgi sahibi olmalıdır (Özdamar,  2003, 17).            
Kütüphanelerde kaynak taramanın kendine özgü kuralları vardır. Her şeyden önce kütüphanelerin kaynakları sınıflandırma sistemleri, birbirinden farklı olabilir. Ülkemizdeki kütüphanelerde konularına göre kullanılan başlıca sınıflandırma sistemleri DEWEY desimal sistemi ile KONGRE kitaplığı sistemidir. Ör­neğin Millî Kitaplıklarda DEWEY' den uyarlanmış bir sınıflandırma sistemi kullanılmaktadır. KONGRE kitaplığı sistemi, büyük kitaplıklar için daha kul­lanışlıdır. Hacettepe Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi gibi yeni kuruluşlar KONGRE sistemini seçmişlerdir (Karasar, 2005, 185).
DEWEY Desimal Sisteminde belgeler konularına göre 10 sınıfa ayrılır. Sınıflar sıfırdan başlayarak 100 ve katları ile numaralandırılır. Her sınıf kendi içinde alt sınıflara ayrılır. Ana sınıflar ve numaraları şöyledir:
000 Genel Konular
100 Felsefe, Psikoloji
200 Din
300 Sosyal Bilimler (370 Eğitim)
400 Dilbilim
500 Kuramsal (Nazari) Bilimler
600 Uygulamalı Bilimler
700 Güzel Sanatlar ve Eğlence
800 Edebiyat
900 Tarih, Coğrafya
KONGRE Kitaplığı sisteminde ana sınıfların sayısı 20 olup, gruplama büyük harflerle yapılır. Her sınıftaki alt sınıflar harflere eklenen sayılarla belirlenir. Bu sistemdeki ana sınıflar ve harfleri şöyledir.

A - Genel Konular
B- Felsefe, Din
C- Tarih
D- Dünya Tarihi
EF- Amerika Tarihi
G- Coğrafya, Antropoloji
H-  Sosyal Bilimler
J- Politik Bilimler
K- Hukuk
L- Eğitim
M- Müzik
N- Güzel Sanatlar
P- Dilbilim, Edebiyat
Q- Fen
R- Tıp
S- Tarım
T- Teknoloji
U- Askerlik
V- Deniz
Z- Kütüphane
Her kitaplıkta, kitap vb belgelerin listelendiği bir fiş katalogu vardır. Gazete ve dergiler için, çoğun, ayrı listelemeler de yapılır. Broşür vb tür­den belgeler listelenmeyip belli yerlerde saklanırlar (Karasar, 2005, 185).
Fiş katalogu, kitaplıktaki her belge için o belgeyi tanıtıcı bilgi­lerin yer aldığı küçük kartonlardan oluşur. Fişler, özel olarak yapılmış kutular içinde saklanır ve kutular kitaplığa hemen girişte, uygun bir yerde bulunur (Karasar, 2005, 185).
Her fiş üzerinde, kaynak tanıtıcı tüm bilgiler (yazar adı, eser adı ve yayın bilgileri) ile fiş numarası, belli bir sırada, verilir. Fişler, kutular içinde, yazar soyadına, eser adına ve konu adına gö­re, alfabetik sıraya dizilirler (Karasar, 2005, 185).
Araştırmacının kitaplıktaki kaynaklara doğrudan ya da dolaylı ulaşa­bilmesine bağlı olarak, kitaplıklar, açık ya da kapalı raf sistemlerinden bi­rine göre düzenlenir. Açık raf sisteminde, okuyucu, aradığı kaynağın bu­lunduğu raflara kadar girip, onu alabilmekte, ondan ya­rarlanabilmektedir. Kapalı raf sisteminde ise, genellikle, okuma salonların­da bulunan temel başvurma kaynakları, gazete ve dergiler dışında kalan tüm belgeler, okuyucuların giremeyeceği bölmelerde saklanır. Bunlardan yararlanabilmek için, okuyucu, bir istek fişi doldurur ve onu kitaplık görev­lisine vererek kaynağın kendisine getirilmesini bekler (Karasar, 2005, 185).
Araştırma yapılacak bir alanda çalışma konusunu daha iyi belirlenmesi ve belirlenmiş konuda daha önce gerçekleştirilmiş araştırmaların elde edilmeleri için kütüphanede başlıca şu kaynaklara başvurulur:
 İndeksler, Özel kitaplar, Yıllıklar, Abstractlar ve kütüphanelerin büyüklüğüne göre de dergiler ve süreli diğer yayınlar yer almaktadır.  Daha ayrıntılı bilgi için konuya ilişkin araştırma makalelerinin ayrı basımlarına ulaşılabilir (Üstdal ve Gülbahar, 1997, 23).
C- Belgelikler (Arşivler): Belgelikler çoğunlukla basılı olmayan kayıtlar, kararlar, raporlar, mektup, dilekçe ve anılar gibi belgele­rin saklandığı birimlerdir. Belgelikler, halka ya da araştırmacılara doğrudan açık değildir; yararlanmak için, özel izin alma zorunluluğu vardır. Belgelikler, mülkiyetine göre Özel Belgelikler ve Resmi Belgelikler olmak üzere iki türlüdür (Karasar, 2005, 188):
Özel belgelikler, çeşitli bilim adamları, siyasi partiler, sendikalar, dernekler, belli konularda ilgili kişi ve kurumların kendi yazdıkları ya da başkalarından edindikleri belgelerin bulunduğu ve özel mülkiyeti olan bi­rimlerdir. Resmi belgelikler, bakanlıklar, mahkemeler, tapu nüfus ve vergi daireleri gibi, kamu kuruluşlarının, çeşitli kayıt, karar, rapor vb belgeleri ile Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarının bulunduğu  kamu mülkiyetin­de olan birimlerdir.
Özellikle kişi ve kamu güvenliğini ilgilendiren hallerde, belgeliklerdeki bilgiler, aradan uzun yıllar geçmeden, araştırmacılara bile açık tutulmaz­lar. Her belgeliğin kendine özgü yapı ve işleyişi vardır.
D- Kitaplar: Üniversite kütüphaneleri her alandan çok sayıda kitabı içerir. Kitaplar, daha önceden yapılan araştırmalara ulaştırıcı kaynaklardır. Ancak kitapların bilgileri, çoğu kere eskidir. Bir kitap, genellikle basımından bir kaç yıl önce yazılır. Ayrıca kitaplar, asıl araştırmanın bir özetini verir, ya da bulgularını aktarır, fazla teknik bilgi vermezler. Kitapların okuyucuları daha geneldir, farklı konularda çalışan insanlardan oluşur. Ancak kitaplar, geniş çalışma alanları için harika kaynaklardır; kuramların, ayrıca problem çerçevesi için kritik kuramların önemli kaynağı olup genel özgeçmiş sağlarlar. Kitaplara daha çok üniversite kütüphanelerinde, Milli Kütüphane, özel kitaplıklar ve bir takım kuruluşların kütüphanelerinden ulaşılabilmektedir (Balcı, 2005, 59).
E- Dergiler: Eğitim alanında uluslararası 1000'i aşkın dergi bulunmakta­dır. Bunlar yılda birkaç kez yayınlanır ve kütüphanelere gönderilirler. Dergiler, araştırmacılar için temel araştırma literatür kaynağıdır. Der­giler sundukları bilgiye göre türlere ayrılırlar. Araştırma raporları ve bulguları üzerinde bilgi veren dergiler bunların en önemlileridir. Önceki araştırmaları, kullanılan yöntem ve prosedürleri, bulgu ve sonuçları vererek bir araştırmayı tanıtırlar. Kitaplara göre daha çok yayınlanırlar; bilgiler daha güncel ve yenidir (Balcı, 2005, 60).
F- Tezler: "Dissertation Abstracts International" doktora tezleri için temel kaynaktır. Kuzey Amerika ile Amerika Birleşik Devletleri dışın­daki 350 üniversiteden doktora tezlerinin özünü, başlıklarını, anahtar sözcüklerini ve yazar dizinini, aylık olarak İngilizce yayımlar (Balcı, 2005, 60).
G- Konferans Dokümanları: American Educational Research Association (AERA) ve Canadian Society for the Study of Education (CSSE)'in yıllık konferansları vardır. Araştırmacıları ve bildirileri yayımlar. Konfe­rans programı çıkınca önemli araştırma metinleri yazarlarından, yayım­lanmadan önce istenebilir (Balcı, 2005, 60).
H- Önceki Araştırma Taramaları: Bu türden taramalar bir alandaki kay­nakları bütünleştirerek eğitim bağlamına oturturlar; böylece de araştır­ma yapana yardımcı olurlar. Bu taramalar el kitaplarında, ansiklopedi­lerde ya da kimi dergilerde olabilir. "Review of Educational Research" önceki araştırmalara ilişkin tarama yapan önemli bir yayındır (Balcı, 2005, 60).
 I- Belgesel Tarama Süreci: Başarılı bir belgesel taramanın temel koşulu, konuya ilişkin belgele­rin bulunması, incelenmesi ve belli durum ya da görüşleri açığa çıkartacak bir senteze varılabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılabilmesidir. Bu amaçla yapılan ilk iş, amaca uygun bir yayın taraması yapmaktır (Karasar, 2005, 188).
             Yayın taraması, araştırılan konuda yayınlanmış kaynakların listesinin çıkarılmasıdır. Yayın taramasına dönük etkinlikleri olan kurumlar vardır. Tür­kiye'de "Milli Kütüphane"nin hizmetleri arasında, kitaplar için, Türkiye Bibli­yografyası" ile makaleler için "Türkiye Makaleler Bibliyografyası" adlı sü­reli taramalar yayınlanmaktadır. Bunlar, ilgili dönemde, Türkiye'de yayınlanan kitap ve makalelerin alfabetik listelerini içerirler (Karasar, 2005, 188).
Benzeri bir hizmet, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bünyesinde 1966 yılında kurulmuş olan, Türkiye Bilimsel ve Teknik Dokümantasyon Merkezi (TÜRDOK) tarafından yürütülmektedir. Alanlardaki yayın taraması, istek üzerine, sembolik bir ücret karşılığı yapılmaktadır. Ayrıca, merkez, kendiliğinden harekete geçerek, ya­rarlı olacağına inandığı konularda bağımsız yayın taramaları da yapmaktadır. Yayın taramasından başka, TÜRDOK' un "fotokopi servisi", "çeviri servisi", "özbültenleri" ve "toplu katalog" hazırlama gibi hizmetleri de vardır. TÜRDOK' un hizmetlerinden yararlanabilmek için "TÜRDOK Müdürlüğü, Ata­türk Bulvarı 221 Kavaklıdere - Ankara" adresine başvurulabilir (Karasar, 2005, 188).
Yükseköğretim Kurulu (YÖK) bünyesinde kurulan "Dokümantasyon ve Uluslararası Bilgi Tarama Merkezi" 1983'den beri çeşitli dokümantasyon hizmetleri sunmaktadır. Bu faaliyetler içinde, yayın taraması önemli bir yer tutmaktadır. Yayın ve Dokümantasyon Dairesi’nin hizmetlerinden yararlanabilmek için “Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı, Yayın ve Dokümantasyon Dairesi  06539 Bilkent – Ankara” adresine başvurulabilir (Karasar, 2005, 188).
Merkez, on-line bağlantı ile dünyadaki yaklaşık 400 veri tabanına ulaşabilmektedir. Taramalarda elde edilen yayınlar, liste halinde ya da compact disk ile abstractlarıyla birlikte okuyucuya sunulmakta ve Merkezde mevcudu olan kaynaklar liste üzerinde işaretlenmektedir (Karasar, 2005, 188).
Listede yer alan kaynaklardan Merkezde bulunanlar yerinde ince­lenebileceği gibi, fotokopi ile çoğaltılarak da ilgililere gönderilebilmektedir. Merkezde geniş bir mikrofiş, süreli yayın ile tez koleksiyonu vardır. Yurt dışındaki kaynaklardan istenenler ise, bilgisayar ara­cılığı ile temin edilerek okuyuculara sunulmaktadır (Karasar, 2005, 188).
Yurt dışı taramalara ek olarak, 1987'den beri Türk üniversitelerinde ya­pılan yüksek lisans, doktora, tıpta uzmanlık ve sanatta yeterlik tezleri ile ilgili bir veri tabanı oluşmuştur. Bu, Türkçe hazırlanmış ilk veri tabanı olma özelli­ğini de taşımaktadır. Tezlerle ilgili taramalar yerli ve yabancı okuyuculara sunulabilmektedir (Karasar, 2005, 188).
 
ELEKTRONİK ORTAMDA LİTERATÜR TARAMA YÖNTEMİ
 
İnternet üzerindeki kaynakları sorgulamak ve aradığımız bilgilere ulaşmak için kullandığımız Web üzerindeki tarama mekanizmaları Konu Katalogları ve Arama Motoru şeklinde iki türlüdür (www.mcozden.com):
a) Konu Katalogları: Konu rehberlerine göre bilgilerin sınıflandırıldığı ve sorgulamanın birtakım konu başlıklarından yararlanılarak yapıldığı sistemlerdir. Konu katalogları ile bilgi sınıflamasında genellikle, alfabetik, kronolojik, içerik, bölgesel, vb gibi kriterler göz önüne alınır ve bilgiler olabildiğince esnek bir yapı içinde kataloglara bölünür. Bu tip arama sistemleri, konu başlıklarından alt başlıklara, oradan da aradığımız bilgilere ulaşmamızı sağlarlar.
b) Arama Motoru: Arama sistemleri, birçok bilgi kaynaklarını (web sayfaları) otomatik bir şekilde tararlar ve birtakım indeksler oluştururlar. Bu indeksler üzerinden sorgulama ise, seçilen bazı anahtar kelimeler ve bazı yardımcı unsurlardan yararlanılarak yapılır. Bu tip sistemlere "Search Engine" (Arama Motoru) denir. Arama motorlarının iki işlevi vardır: (1) veri toplamak, (2) sorgulama mekanizmaları sunarak bu veriler üzerinde arama yapılmasını sağlamak. Sorgulama mekanizmaları kısmında ise doğrudan, aradığı bir bilgiye ulaşmak isteyen kişinin, toplanan veriler üzerinde sorgulama yapabilmesini sağlayan kullanıcı arayüzleri ve üzerinde hızlı sorgulama yapılabilecek sistemleri vardır.
Pek çok Arama Motoru Servisini aynı sayfada sunan servislerden bazıları, sorguları birden çok sorgulama servisinde işletip sonucu birleştirerek verebilmektedir. İnternet üzerinde milyonlarla ifade edilen sayıda servis merkezi bulunmaktadır. Bu nedenle siteler arasında linkleri takip ederek istenilen bilgiye ulaşmak çok fazla zaman gerektirmektedir. Zamanla istenilen yayınların bulunabilmesini kolaylaştırmak için toplu indeksler oluşturulmuştur.

Uluslararası Arama Motorları (www.amo-forum.com):

www.mynet.com
www.superonline.com
www.e-kolay.net
www.arabul.com
www.netbul.com
www.biglook.com
www.arama.cc
www.nerede.com
www.turkish-media.com
www.arama.com

 
SANAL KÜTÜPHANELER (www.sanalkutuphane.net)
 
1. Akademik Araştırmalar Merkezi: Kitap arama, kütüphane, iletişim, hizmetlerimiz, linkler.
 http://www.academical.org/
2. Aysun-Rafet Ataç Kütüphanesi: Online katalog tarama, kütüphaneden görüntüler.
3. Taek Inıs-Bilgi ve Belge Merkezi: Yeni yayınlar, elektronik dergiler, danışma kaynakları, online kütüphaneler, linkler.
5. Türk Tarih Kurumu: Tarihçe, kanun, bilimsel faaliyetler, yayınlar, kütüphane, arşiv, haberler.
6. Ulakbim-Cahit Arf Bilgi Merkezi :  
 http://www.ulakbim.gov.tr/
7. UME Kütüphanesi: Kütüphane hakkında, materyal temini ve türleri, okuyucu hizmetleri, kütüphane kullanma esasları, kütüphaneye erişim veritabanları, elektronik dergiler, danışma kaynakları, yayınevleri, online kütüphaneler, uluslararası bilimsel yayınları, teşvik programı, süreli yayınlar katalogu, kütüphane formları, duyurular. http://www.ume.tubitak.gov.tr/birimler/kutuphane/ana_sayfa.htm
8. Milli Kütüphane
 http://www.mkutup.gov.tr/
 
SANAL ÜNİVERSİTE KÜTÜPHANELERİ (www.sanalkutuphane.net)
 
1. Adnan Menderes Üniversitesi Kütüphanesi
http://kutuphane.adu.edu.tr/
2. Akdeniz Üniversitesi Kütüphanesi www.akdeniz.edu.tr/internet/kutuphane/kutuphane.htm
3. Anadolu Üniversitesi Kütüphanesi
www .kybele.anadolu.edu.tr/
4. Ankara Üniversitesi Kütüphanesi www.ankara.edu.tr/kutuphane/e_kutuphane.html
5. Atılım Üniversitesi Kütüphanesi  http://library.atilim.edu.tr/turkish/kutuphane.php
6. Balıkesir Üniversitesi Kütüphanesi       
 http://kutuphane.balikesir.edu.tr/
7. Başkent Üniversitesi Kütüphanesi
 http://www.lib.baskent.edu.tr/
8. Beykent Üniversitesi Kütüphanesi
 www.beykent.edu.tr/kutuphane.htm
 
9.Bilkent Üniversitesi Kütüphanesi
http://library.bilkent.edu.tr/indexTR.htm
bliss.bilkent.edu.tr/
10. Doğuş Üniversitesi Kütüphanesi www1.dogus.edu.tr/dogustru/indlbr.htm.
11. Ege Üniversitesi Kütüphanesi http://rektorluk.ege.edu.tr/~library/index.php
12. Fırat Üniversitesi Kütüphanesi
http://kutuphane.firat.edu.tr/
13. GaziantepÜniversitesi Kütüphanesi     http://www1.gantep.edu.tr/~kutuphane/tr/
14. Gazi Üniversitesi Kütüphanesi
 http://www.lib.gazi.edu.tr/
15. GS Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesi
 http://kutuphane.gsu.edu.tr/tr/
16. Hacettepe Üniversitesi Kütüphanesi
 http://www.library.hacettepe.edu.tr/
17. Harran Üniversitesi Kütüphanesi
www.harran.edu.tr/kutuphane/
18. İnönü Üniversitesi
www.harran.edu.tr/kutuphane/
19. İstanbul Bilgi Üniversitesi Kütüphanesi
 http://library.bilgi.edu.tr/screens/mainmenu_tur.html
20. İstanbul Teknik Üniversitesi Kütüphanesi
http://www.library.itu.edu.tr/
21. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi
 www.kutuphane.istanbul.edu.tr/
22. Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi
http://lib.khas.edu.tr/
23. Kocaeli Üniversitesi Kütüphanesi
http://kutuphane.kou.edu.tr/
24. Marmara Üniversitesi Kütüphanesi
http://katalog.marmara.edu.tr/Yordam.htm
http://library.marmara.edu.tr/
25. Mimar Sinan Üniversitesi Kütüphanesi                     http://library.msu.edu.tr/index.html
26. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Kütüphanesi
http://kybele.omu.edu.tr/merkut/default.htm
27. Sakarya Üniversitesi
http://www.kutuphane.sakarya.edu.tr/
28. Selçuk Üniversitesi Kütüphanesi
www.kutuphane.sakarya.edu.tr/
29. Sütçü İmam Üniversitesi Kütüphanesi
 http://kutuphane.ksu.edu.tr/
30. Trakya Üniversitesi Kütüphanesi
http://www.trakya.edu.tr/kutuphane/
31. Yeditepe Üniversitesi Kütüphanesi
www.yeditepe.edu.tr/7tepe/ kutuphane/katalog/katalog.shtml
32. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Kütüphanesi
SONUÇ
Literatür taramasına başlarken, önce, hangi konudaki kaynakların taran­masının istendiğinin açıkça bilinmesi gerekir. Bu amaçla, anahtar sözcükler belirlenir ve araştırmaya bunların taranmasıyla başlanır. En son durumları öğrenebilmek için, en yeni yazıların yayınlandığı der­gi vb kaynakların taranmasına özen gösterilmelidir.
Yayın taraması ile oluşturulacak liste ne kadar tam olursa, yapılacak değerlendirme de o ölçüde başarılı olur. Araştırmacı, tesadüfen bulduğu bir kaç kaynakla sınırlı kalmamalıdır. Liste oluştuktan sonra, bunlar tek tek incelenmeli ve amaçlar doğrultusunda bilgiler toplanarak değerlendirilmelidir. Bu aşamalarda dikkat edilmesi gereken temel nokta, belgeleri iyi anlamaya ça­lışmak, seçici bir gözle, amaçlara uygun bilgileri ayıklamak ve genelde hangi temel görüş, eğilim ya da uygulamaların var olduğunu belirlemeye çalışmaktır.
YARARLANILAN KAYNAKLAR
1. BALCI, A. (2005). Sosyal Bilimlerde Araştırma Yöntem, Teknik ve İlkeler. Ankara: PegemA Yayıncılık. 2. KARASAR, N. (2005). Bilimsel Araştırma Yöntemi. Ankara: Nobel Yayın Dağıtım
3. ÖZDAMAR, K. (2003). Modern Bilimsel Araştırma Yöntemleri. Eskişehir: Kaan Kitabevi.
4. ÜSTDAL, M. ve GÜLBAHAR, K. (1997). Bilimsel Araştırma. İstanbul: Beta Basım Yayım Dağıtım A.Ş.
5.  http://www.amo-forum.com/arama-motoru-optimizasyonu/arama- motorlari.php
6.    http://www.mcozden.com/forum11_akt.htm
7.http://www.sanalkutuphane.net/link/default.asp?catid=663&cattitle=%C3%96zel+K%C3%BCt%C3%BCphaneler
Yazının Devamını Okuyun...

Spor ve Sağlık


Tarih: 08:43
Vücudundan iyi bir performans bekleyen sporcular, çalışma veya maç öncesi, kaslarında karbonhidratça zengin besinler depolamalı ve çalışma sonrası kaybettikleri bu yakıtı tekrar doldurmalıdırlar. Kendisini sürekli yorgun hissedenler, bu kurala dikkat etmiyor demektir.

Spor Ve Sağlık
SPOR DA BESLENME NASIL OLMALI ?
 
Vücudundan iyi bir performans bekleyen sporcular, çalışma veya maç öncesi, kaslarında karbonhidratça zengin besinler depolamalı ve çalışma sonrası kaybettikleri bu yakıtı tekrar doldurmalıdırlar. Kendisini sürekli yorgun hissedenler, bu kurala dikkat etmiyor demektir.
 
Sporcularda sık rastlanan beslenme hataları şunlardır:
1.       Çok fazla proteinle beslenmek. Örneğin maç sonrası yemekte patates, ekmek gibi karbonhidratça zengin gıdalar yerine, et yemeklerini tercih etmek.
2.       Aşırı yağlı beslenmek. Hamburger, ya da kızarmış patates, mayonezli, sosisli sandviçler gibi gıdaları sık yemek.
3.       Yetersiz karbonhidrat almak. Özellikle çok acıkıldığında yenilenlere dikkat edilmelidir. Karbonhidrat eksiğini kapamak yerine, cips, dondurma, gofret yemek gibi alışkanlıklardan vazgeçilmelidir.
4.       Günlük toplam kalorinin düşük olması. Kilo sorunu olan sporcular yanlış olarak karbonhidratlı yiyeceklerin şişmanlatıcı olduğunu düşünürler. Sadece yağsız proteinlerle ve sebze-meyve ile beslenmek, vücudun kalori ihtiyacını karşılamaz.
Müsabaka ve antreman sonrası vücudun kendini toparlaması için şunlara dikkat etmek gerekir:
1.       Karbonhidratça zengin besinlere ağırlık veriniz. Çünkü glikojen olarak depolanabilen en uygun besinler karbonhidratlardır. Örneğin maç sonrası lezzetli bir omlet (protein/yağ) yemek yanlış bir seçimdir, çünkü kaslarınız omletteki protein ve yağı, glikojen olarak depolamaz.
2.       Karbonhidratça zengin gıdaları ağır bir çalışmadan sonraki bir ila dört saat içinde yemelisiniz. Bu süre kaslarınızın glikojen depolamada en etkin olduğu zamandır. Özellikle günde çift idman veya maç yapıldığı zaman, bu beslenme çok önemlidir.
3.       Çalışmadan sonraki iki saat içinde en az 200-400 kalorilik karbonhidrat alınız. Çalışma sonrası iştahınız yok ise, meyve suyu içmek en doğru yoldur. Meyve şekerleri hem beslenme eksiğinizi hemde susuzluğunuzu giderir (örneğin iki bardak portakal suyu ile bir muz). İki saat sonra bu beslenme dozunu tekrarlayınız.
4.       Ağır çalışma ve müsabakalar sonrasındaki iki gün boyunca, karbonhidratça zengin gıdalar yemeye devam ediniz. Eksiklerin tam olarak giderilmesi zaman alır.
5.       Kaslarınızı dinlendiriniz. Kaslarınızın daha az glikojen yakarak depolamasını sağlayın. Dinlenme, bu gibi durumlarda tembellik değil, bir sonraki maç için iyi bir yatırımdır.
6.       Potasyum içeren sebze, meyve ve sularını yiyiniz. Potasyum, terleme ile kaybedilir ve geri alınması gerekir. Potasyumca zengin besinler: portakal, muz, kuru kayısı, patates, kuru üzüm.
7.       Canınız tuz isterse yemeklere çok az serpmeniz veya tuzlu bir besin yemeniz yeterlidir. Çalışmada ter ile tuz kaybedilse de, aşırı sıcak ve uzun süreler dışında (Örnek. plaj voleybolu), vücudun tuz stoklarının tükenmesi enderdir. Özel durumlar dışında bu ihtiyaç, normal beslenme ile karşılanabilir.
8.       Susuzluğunuzu gidermek için yeterince sıvı alın - hatta daha fazlasını. Vücudun aşırı su kaybetmesi halinde (3kg.'dan fazla ağırlık kaybı), bunu gidermek için 24-48 saat gerekir. Susama hissi size su kaybettiğinizi tam olarak göstermeyebilir. İdrar, açık renkli ve yeterli miktarda olana kadar su içmeye devam etmek gerekir. Koyu renkli idrarda metabolizma artıklar yoğundur ve vücudun su dengesinin bozulduğunu gösterir.
9.       Ticari spor içecekleri yerine doğal meyve sularını tercih ediniz. Doğal içecekler potasyum, vitamin ve karbonhidratlar bakımından daha zengindir ve vücudun kendini toplamasına yardım ederler. Spor içecekleri daha suludurlar ve çalışma sırasındaki su ihtiyacını karşılamak için daha uygundurlar. Bir bardak portakal suyu, popüler içeceklerin 20 katı potasyum içerir, ayrıca karbonhidrat ve vitaminler bakımından da daha zengindir.

SPOR ÖNCESİ ISINMA NASIL OLMALI ?
 
           İyi durumda olan fizik kondüsyon, sakatlıkları önlemedeki en temel unsurdur. Normalin altında fizik kondüsyona sahip olanlar, travma veya aşırı zorlama sonucu oluşabilecek sakatlıklara daha yatkındırlar. Hareketsiz geçirilen dönemi takiben, vücudun oksijen tüketim kapasitesi belirgin ölçüde azalır. Yapılan bir çalışma sonucunda; 5 sağlıklı deneğe 20 gün boyunca herhangi bir fiziksel aktivite olmaksızın yatak istirahati verilmiş. Bu dönem sonunda oksijen tüketim kapasitesi -45 oranında azalmıştır. Azalan bu kapasiteyle doğru orantılı olarak kas kütlesi ve kan hacmi de azalır. Tüm bunların sonucunda vücudun, akciğerlerden dokulara sağladığı oksijen transferi de azalır.

   Genel fizik kondüsyon, yıl boyunca yapılacak olan antrenmanlar ile muhafaza edilebilir. Ancak yapılacak olan tüm antrenmanlar belirli bir program doğrultusunda olmalıdır. Özellikle bu durum ileri yaşlardaki kişiler için geçerlidir. Ayrıca herhangi bir hastalık veya sakatlık sonrası, belirli bir fizik kondüsyona ulaşılmadan, müsabakalardan uzak durulmalıdır. Isınma egzersizleri vücudu, yapılacak olan sportif aktiviteye hazırlamayı amaçlar.

   İki temel amacı vardır; Aktivite sırasında meydana gelebilecek sakatlıkları önlemek ve performansı arttırmak. İstirahat halinde, kaslarımıza giden kan akımı minimum seviyededir ve özellikle kasları besleyen birçok küçük kan damarı kapalı durumdadır. Aktivite başladığında, bu damarlar da açılarak, kaslarımıza giden kan akımı artar. İstirahat halinde kaslara giden kan miktarı -20 iken, bu oran 10-12 dakikalık aktivite sonucunda p-90’ lara ulaşır. Müsabaka öncesi ısınma egzersizleri, sakatlık riskini minimuma indirirken müsabaka performansını maksimuma çıkarır.

   Isınma egzersizlerine, büyük kas gruplarını çalıştırmayı hedefleyerek başlanmalıdır. Genel bir ısınmayı takiben, yapılacak olan sportif aktiviteye yönelik daha detaylı ısınma egzersizleri seçilmelidir. Örnek olarak; Koşucular, genel ısınma egzersizlerini takiben alt grup kaslara ve eklemlere yönelik egzersizleri tercih etmeliler. Bununla birlikte, kaslara ve eklemlere yönelik germe egzersizleri ısınmanın önemli bir parçasıdır ancak aşırı zorlamalardan mutlaka kaçınılmalıdır.

   Isınma egzersiz programının sonunu, yapılacak olan sportif müsabaka sırasında sıkça kullanılacak olan özel hareketlerin tekrar edilmesi oluşturmalıdır. Egzersizlerin ritmi yavaş yavaş arttırılmalı ve tüm program 10 ila 30 dakika arasında tutulmalıdır. Bununla birlikte, her ne durumda olursa olsun, ısınma egzersizleri sonrasında terli olan vücudun çabuk soğuyup, kaslarında aynı şekilde egzersiz öncesi durumlarına dönmesini engellemek için, ısınma sonrası vücudu sıcak tutacak kıyafetler tercih edilmelidir. Isınma egzersizleri sonrasında ise müsabakaya en geç 10 dakika içinde başlanılmaldır.

   Müsabaka sonrası ise en ideali hafif bir jogging (yavaş koşu) ile vücuda dinlendirme egzersizleri yapılmasıdır. Aynı zamanda yapılacak olan germe egzersizleri vücuda maksimum verimi sağlayacaktır.
 
 
SPOR YARALANMALARINA ÖNLEM
OLARAK FİZİKSEL ISINMA
 
İyi anlaşılmış spor hekimliği, aktivitesini her tür ortama yaymıştır, sadece yaralıları veya hesaba katılmayan bir fiziksel aktivitenin neden olduğu lezyonları iyileştirmekle kalmaz.
 
Spor hekimliği, deneyerek, optimum performansın minimum riskle elde edilmesini sağlayan en iyi şartları araştırıp tanımlamaktadır.
 
Isınma, spor hekimliğinin çalışma alanlarından biri olup genellikle az tanınmaktadır. Isınma aynı zamanda yaralanmalara karşı önleyici ve optimum performansı arttırıcı niteliktedir. İnsan vücudunu minimum riskle maksimum performansa çıkarmayı sağlayan çok önemli bir unsurdur.
 
Isınma, antrenman, yenilenme. Her tür spor aktivitesine hazırlanırken gerçekleşen bu ayrılmaz üçlü ne yazık ki sportif ve tıbbi çevrede tanınmamaktadır.
 
Fiziksel ısınmayla ilgili olan bu bilgilendirme broşürü bu konudaki eksiklerin bir kısmını giderme amacını gütmektedir.
 
 
 
 
 
Esneme Egzersizleri Neden Mutlaka Yapılmalı ?
 
·         Düzenli yapılan esneme egzersizleri esnekliği ve performansı arttırır.
·         Planlı bir kas esneme egzersizi tek yönlü kas yükünden kaçınmamızı sağlar.
·         Doğru şekilde esnetilen kaslar omurga ve eklemler tarafından taşınan fazla yükün azaltılmasını sağlar.
 
 
Esneme Egzersizleri Nasıl Yapılmalı ?
 
·         Egzersizlere başlamadan önce ısının. (Tercihen hafif tempolu koşu)
·         Aşağıda gösterildiği gibi esneme pozisyonu alın.
·         Oklarla gösterilen pozisyona göre yavaşça esnemeyi yoğunlaştırın.
·         Ani ve kuvvetli hareketlerden kaçının.
·         Gerilen adalede bir gerginlik hissetmelisiniz, acı değil.
·         Esneme pozisyonunu en az 20 saniye koruyun, rahatça nefes alın ve rahatlayın.
·         Daima her iki tarafınızı da esnetin. (Sağ ve Sol)
Yazının Devamını Okuyun...

Bilimsel Özerklik ve Üniversite


Tarih: 08:40
Bilim ve üniversite, bu iki kavramın birbirine zıt düşeceğini hiç düşünmezdim, benimle aynı kanıda olanlar da çoğunluktadır eminim.

Bilim ve üniversite, bu iki kavramın birbirine zıt düşeceğini hiç düşünmezdim, benimle aynı kanıda olanlar da çoğunluktadır eminim. Bir çoğumuz kırsal kesimlerden üniversitelere gelip okuyoruz. Evet maalesef ilk okullarda, liselerde yeteri kadar bilimsellik yok; fakat bunu üniversitelerde de bulamamak biz gençleri gerçekten daha bir umutsuzluğa sürüklüyor. Artık herkes günümüzdeki üniversitelerin durumunu biliyor. Bilimden, sanattan, özgünlükten ve hatta eğitimden yoksun, sadece etrafı güzel binalarla çevrili, göz alıcı mekanların olduğu ve bu mekanlara para basan öğrencilerin olduğu yerlerde okuyoruz. Öğrenci ile öğretim üyelerinin yıldızının barışmadığı bir ortam artık üniversitelerimiz. Bir çok üniversitenin bölümlerinde en gerekli olan, bilime katkı sağlayacak olan laboratuarlar yok.
 
 
 
Bilimin, felsefenin, sanatın, eğitimin, geleceğin tartışılması gereken konuların yerlerini maalesef stant tartışmaları, sağ-sol kavgaları alıyor. İlim ve fen yuvası olması gereken üniversiteler, şimdilerde ticaret merkezleri artık. Öğrencilerimizi yetiştirip bu ülkeye hizmet etsin düşüncesinin yerinde yeller esiyor. Oysaki üniversite diye adlandırdığımız eğitim yerleri bilimi de, sanatı da desteklemelidir. Bu ülkenin bilimle uğraşan insanlara ihtiyacı var. Çoğu üniversitelerimizde bilime karşıt düşünceler besleyen gençler ve onların arkaları var. Bilimden her geçen gün uzaklaşan bir gençlik her gün bir adım daha atıp içimize işliyor.  
 
 
Bilim, sadece ders kitaplarında yazan cümlelerde değil, sırası gelince kendi cümlelerinden oluşan birkaç sayfada da olmalı. Ama maalesef üniversiteler ve sahipleri hepimizi ve bütün öğrencileri birkaç kitaptaki düşüncenin ardına düşürüp bizleri köreltiyor. Çoğu üniversitenin laboratuarları yok olanlar da yeteri kadar tatmin edemiyor. Bırakın laboratuvarları kütüphaneleri yok. Böyle bir ortamda bilimden nasıl söz edebiliriz bilemiyorum.Bilimi bir nebze de olsa destekleyip okuluna birkaç laboratuvar, kütüphane açan üniversiteler maalesef özel üniversitelerdir. Onların da halini zaten kestirebiliyoruz. Parasını basıp okul okumaya gelen ve bilimden habersiz o kadar insan o kadar öğrenci var ki içler acısı. Bilime meraklı insanlardan, gençlerden oluşan gruplar ise maalesef yeteri kadar toleransa sahip değil.Büyük üniversiteler rant, küçük üniversiteler ödenek peşinde. Bir iki deri parçasına mikroskopla bakıp bilimselliğe katkıda bulunduğunu zanneden insanların sahip olduğu bölümlere ve üniversitelere artık acıyacak duruma geldi bu ülke.
 
Üniversitelerin bill boardları bilimi, sanatı destekleyip tanıtacağı yerde ürün reklamlarını tanıtıyor. Üniversiteler artık para basan ticarethane kurumlarına dönüşmekte. Belki de bizler iyi günlerimizdeyizdir, çünkü her geçen gün bilimden uzak bir mekanda holding duvarlarını andıran, içi boş binalarda eğitim gören bizler, kim bilir ileride nelere şahit olacağız. Bu ülkenin kavgaya, kaos’ a ihtiyacı yok, bu ülkenin bilime, sanata, eğitime ihtiyacı var. Bunu üniversitelerde gerçekleştiremedikten sonra daha başka neyden beklentimiz olabilir ki?
 
İlerisi için bilim şart, bilim ise üniversitelerin  ve öğrencilerin sayesinde
gerçekleşebilir. Geleceği bilim ile aydınlatmak, temiz bir gelecek hazırlamaktır. Bilimin ışığı yol göstericidir. Ve üniversiteler yollara engel koyan yolları kapayan değil, aydınlatan kurumlar olmalıdır.. FIRAT EŞKİ 
HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ TÜRK HALKBİLİMİ ANA BİLİM DALI
Yazının Devamını Okuyun...

Haşim bin Abdimenaf


Tarih: 08:36
Haşim bin Abdimenaf, İslam peygamberi Muhammed bin Abdullah ile birinci Şia İmam'ı ve dördüncü Sünni halife'si olan Ali bin Ebu Talib'in dedeleri olan Abdülmuttalib'in babası, Abdimenaf bin Kusay'ın oğludur.
Abdimenaf bin Kusay Kabe muhafızıydı, kendisinden sonra da bu göreve Haşim bin Abdimenaf'ı seçmiştir.
İshak Çoban - Yazar Hakkında:
Bu makale çeşitli kaynaklardan derlenerek toplanmıştır.
Yazının Devamını Okuyun...

23 Nisan 2011

Başkanlık Sistemi Üzerine Düşünceler


Tarih: 07:21
Siyasi partiler, doğrudan bir araya gelemeyen toplumsal sınıf ve katmanların uzlaşmasını sağlayan araçlarıdır. Belli uzlaşmaların sağlanamadığı, asgari müştereklerin akılcı şekilde tespit edilemediği durumlarda, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkiler sosyal patlamaya sebebiyet verir. İşte siyaset, bu toplumsal uzlaşmanın sağlanması, sınıfların asgari müştereklerinin tespiti, talepler arasındaki çelişkilerin en uygun şekilde çözüme kavuşturulabilmesi bilimidir. Böylece siyaset bilimi, sosyal patlamaların önüne geçmeye ve toplumsal refahı yükseltmeye yönelik olarak çalışır.

Bir toplumun kendi geleceğini kendi tayin etmesinin en güzel yolu, doğrudan demokrasidir. Yani toplumsal yaşamı ilgilendiren kuralların konması, uygulanması ve uyuşmazlıkların çözümlenmesinde, her bir bireyin doğrudan karar verebildiği doğrudan demokrasi, ortak aklın doğrudan tesis edildiği en verimli sistemdir. Ancak toplumlar gelişip, daha üst seviyelerde birbirlerine entegre olarak büyüdüklerinde, her bir bireyin, kamusal yaşamın oluşumuna doğrudan katılma imkânı fiilen ortadan kalkmıştır. Temsili demokrasinin ortaya çıkmasının sebebi işte bu gelişme ve büyümenin ortaya çıkardığı, fiili –doğrudan demokrasi- imkânsızlığıdır.
  Temsili demokrasilerde, bireyler kamusal yaşama doğrudan müdahale edememekte, bunun yerine temsilciler seçmekte ve kamusal işleri onlar adına bu temsilciler yürütmektedir. Böyle olunca, kamusal işleri toplum adına yürüten kişiler, çok büyük bir gücü kullanmakta, fiilen büyük bir iktidara sahip olmaktadır. Kamu adına güç kullanımı suiistimallere de açık olabildiği için ortak akıl, bunları birbirini denetleyip dengeleyebilecek şekilde bölmüştür: Güçler ya da erkler ayrılığı ilkesi, kamu adına kullanılacak güç veya yetki kategorilerini bölerek, her birini başka kişi ya da kurullara bırakmak suretiyle, güç kullanımında tekelleşmeyi ve dolayısıyla suiistimali engellemek adına geliştirilmiştir. Böylece yasama, yürütme ve yargı erkleri birbirinden ayrılmış, bu yetkilerden her birisini farklı kişilerin kullanması sağlanmış ve bu erklerin birbirini denetleneme imkânı düzenlenmiş, bu suretle kamusal güç kullanma hususundaki tekelleşme engellenerek, doğrudan demokrasiye en yakın sistem oluşturulmaya çalışılmıştır.
  Toplumsal kaynaşmaların zora dayalı olarak çözüme kavuşturulduğu devrim dönemleri dışında[1], hemen tüm gelişmiş toplumlarda, güçler ayrılığı ilkesi özel bir öneme sahiptir. Bu sistemde, her bir erkin kullanabileceği yetkiler açıkça belirlenmiş, birbirlerini nasıl denetleyecekleri açıklanmış ve böylece kamusal yaşam ayrıntılarıyla kurallara bağlanmıştır. Bu yolla kamu adına kullanılan gücün tekele alınması engellenmiş, kötüye kullanımların da önüne geçilmiştir.     
   Siyaset –bilhassa temsili demokrasilerde- toplumsal taleplerin hayata geçirilebilmesi, toplumsal ve sınıfsal çelişkilerin çözüme kavuşturulabilmesi bilimidir. Her bir toplumsal sınıf, zümre ya da tabaka, kendi çıkarlarına uygun siyasi ve ekonomik taleplerde bulunur. Çoğu zaman farklı sınıfların talepleri birbiriyle çelişir, ters düşer. Örneğin ücretlerin artırılması emekçi sınıfların çıkarına uygun ancak sermaye kesiminin çıkarına aykırıdır. Ya da tarımsal faaliyetin vergilendirilmesi, köylünün çıkarlarına aykırı ancak bu suretle elde edilen gelirler sebebiyle vergi yükü azalan diğer sınıfların çıkarlarına uygundur. İşte siyaset, birbiriyle çelişen bu toplumsal taleplerin en uygun koşullarda hayata geçirilebilmesinin bilimidir: Siyasi partiler, belli toplumsal talepleri esas alan ekonomik ve siyasi programlar hazırlar ve toplumsal sınıflar, kendi çıkarlarına uygun programa oy vererek, bu partiyi iktidara taşımaya çalışır. Bu şekilde kamusal görevler almış siyasi partiler, temsil ettikleri sınıfların ya da katmanların çıkarlarını savunurken, diğer sınıflarla ilgili toplumsal talepleri savunan siyasi partilerle uzlaşmaya çalışır. Asgari müşterekler bu suretle tespit edilir ve böylece uzlaşmaz çelişkliler akılcı şekilde yönetilmiş ve toplum yararına en uygun çözümler üretilmiş olur.
  Bir başka deyişle, toplumsal sınıflar kendi aralarında doğrudan uzlaşma sağlayamayacaklarından, asgari müştereklerin tespitinde, onları temsil eden siyasi organizasyonları ve bunların programlarını kullanmak zorundadır. Siyasi partiler, doğrudan bir araya gelemeyen toplumsal sınıf ve katmanların uzlaşmasını sağlayan araçlarıdır. Belli uzlaşmaların sağlanamadığı, asgari müştereklerin akılcı şekilde tespit edilemediği durumlarda, toplumsal sınıflar arasındaki çelişkiler sosyal patlamaya sebebiyet verir. İşte siyaset, bu toplumsal uzlaşmanın sağlanması, sınıfların asgari müştereklerinin tespiti, talepler arasındaki çelişkilerin en uygun şekilde çözüme kavuşturulabilmesi bilimidir. Böylece siyaset bilimi, sosyal patlamaların önüne geçmeye ve toplumsal refahı yükseltmeye yönelik olarak çalışır.         
Siyasetin işlevi bu olunca, toplumsal gelişmeyi en uygun koşullarda sağlayacak ve tüm sosyal sorunları çözebilecek bir temsil organının, tüm toplumsal sınıf, katman ve zümreleri temsil etmesi zorunludur. Çünkü ancak böyle bir temsil organında, her türlü sosyal sınıf ve katmanın talepleri dikkate alınabilir, pazarlık konusu yapılabilir ve akılcı asgari müşterekler, ancak tüm toplumsal talepler değerlendirilmek suretiyle bulunabilir.  Dolayısıyla bir temsil organında bazı sosyal sınıf ya da katmanlar temsil edilmiyorsa, sosyal yaşamın geleceğine dönük en uygun asgari müştereklerin tespiti mümkün olmayacaktır. Başka deyişle temsil edilmeyen toplumsal sınıfın talepleri değerlendirmeye tabi tutulamayacak, asgari müşterekte dikkate alınamayacak, böyle olunca da, sosyal sorunların akılcı çözümü gerçekleştirilemeyecektir. Yani siyasi mekanizma, sosyal sorunların akılcı çözümünü hayata geçiremeyecek, temsil edilmeyen sosyal sınıflar, haklarını başka yollarla aramaya kalkışacaktır.
  Bu sebeple doğrudan demokrasiye en yakın olan sistemler, tüm sosyal sınıfların temsil edildiği organlara sahip olan temsili demokrasilerdir. Bununla birlikte en küçük toplumsal grupların dahi temsil edilebildiği siyasi organlarda bazen akılcı bir uzlaşma sağlanamamaktadır. Elbette siyasetçi, işlevinin bilincinde olan kişidir: O hem belli sosyal sınıfları temsil etmekte, onların ekonomik ve siyasi programını uygulamaya çalışmaktadır hem de tüm toplum adına karar almaktadır. Bu sebeple diğer sosyal sınıfların taleplerini de değerlendirmek, asgari müşterekleri bulmak ve gerekli uzlaşmalara gitmekle görevlidir. Siyasetçi işlevinin farkında değilse, yani siyasi bilinci yeterli seviyeye ulaşmamışsa, siyasi mekanizma görevini yerine getiremeyecektir[2]. Sınıflar arasındaki çelişkiler siyaset yoluyla çözülmezse, sosyal basınç yükselecek ve tansiyon düşürülemediği takdirde, aşırı basınç patlamaya yol açacaktır.  Bazen siyaset insanının siyasi bilincindeki noksanlıktan, bazen de çok sayıda sosyal sınıf ve katman arasında akılcı çözümler geliştirebilmenin zorluğundan dolayı, siyaset tıkanabilmekte ve toplumsal istikrar bozulabilmektedir.
  İşte bu sorunla karşılaşan ortak akıl, seçim sistemleri üzerinde değerlendirmeler yapmış, demokrasiden kısmen fedakârlıkta bulunmak suretiyle, sosyal istikrarı sağlamanın yöntemlerini geliştirmiştir. Örneğin seçimleri barajlara bağlamak suretiyle, küçük toplumsal sınıf ya da katmanların temsil organının dışında bırakılması[3], istikrarı sağlayan bir yöntem olarak geliştirilmiştir. Böylece küçük sosyal gruplar, -barajı aşamayacağı endişesiyle- doğrudan kendilerini temsil eden organizasyonlara değil, onlara en yakın programlara oy vermeye zorlanmakta, bu durumda sosyal istikrar sağlanabilmekte ama demokrasi zarar görmektedir. Çünkü zaten dolaylı olan temsil sisteminde, bir de kendi programı yerine yakın programa oy veren sosyal grupların varlığı, dolaylılık derecesini, temsil kademesini artırmaktadır. Oysa doğrudan demokrasiden uzaklaşmaya sebebiyet veren her kademe, demokrasi adına ayrı bir kayıptır. O halde sosyal istikrarı sağlamaya yönelik temsil noksanlıları, ancak başka çözümler bulunamadığı durumlarda kabul edilebilir. Yani başka türlü istikrar sağlanamayacak ise bundan kaynaklanacak sosyal zararın büyüklüğü, bazı küçük toplumsal grupların iki kademeli bir temsiline, yani dolaylı bir temsile hak verdirebilir; seçim sistemine barajlar konabilir. Bu durumda dahi demokrasiden taviz verildiği hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır.
  Özetlersek temsili demokraside asıl olan, tüm sosyal sınıf ve katmanların, kamusal organlarda temsil edilmesidir. Tüm sınıf ve katmanlar arasında bir sosyal uzlaşmayı ancak bu yaygın temsil temin edebilir. O zaman akla şu soru gelmektedir: Toplumsal sınıf ve katmanlar, hangi organda temsil edilecektir?
  Kural olarak temsilin sağlanacağı asıl organ yasama meclisidir. İster parlamenter sistem (kabine sistemi), ister başkanlık sistemi ve hatta isterse meclis hükümeti sistemi olsun toplumsal sınıfları temsil eden kişilerin görev alacakları organ yasama meclisidir. Parlamenter sistemde yürütme, yasama organından güvenoyu almak zorunda olduğundan, meclis hükümetinde ise doğrudan yasama tarafından seçildiğinden, yasamadaki temsil, yürütmeyi de kısmen kapsamına almaktadır. Daha doğrusu sosyal sınıf ve katmanları temsil eden yasama organı, yürütmeyi de denetimi altında tutup, yeri geldiğinde güvensizlik oyu ile düşürebildiğinden, yasama meclisinde gerçekleşen toplumsal temsil, yürütmeyi de tam bir denetim altında tutabilmektedir. Üstelik disiplin parti sistemi, yani parti kurullarının üyelerin kullanacağı oylar hususunda bağlayıcı kararlar alabilmesine dayanan partiler olgusu, bilhassa parlamenter sistemde yürütme ve yasama arasındaki erk ve güç ayrımını ortadan kaldırmıştır. Gerçekten de bu sistemde iktidardaki siyasi parti, hem parlamento çoğunluğunu elde etmekte hem de aynı çoğunluğa dayanarak ve çoğu kez parti yöneticilerinden oluşan yürütme organını da kendi mensupları arasından çıkarmaktadır. Dolayısıyla yasama (çoğunluğu) ve yürütme, aynı siyasi parti mensuplarından teşekkül ettiğinden, parlamenter sistemde gerçek bir erkler ayrılığından söz etme imkânı kalmamıştır.  Bunun yerine iktidarla muhalefet arasında bir dengeden söz etmek daha doğrudur. Dolayısıyla toplumsal sınıf ve katmanlar arasındaki uzlaşma, kural olarak iktidar ve muhalefet partileri arasında ve parlamentoda gerçekleşmekte, bu uzlaşmanın sonuçlarını da yürütme yerine getirmektedir. Ancak yürütme, bu icraatlarında yasamanın denetiminde olduğundan, temsili demokrasinin gerekleri yerine gelmektedir.
  Buna karşılık başkanlık sisteminde yasama ve yürütme arasındaki erk ayrılığı çok daha belirgindir. Özellikle ABD gibi disiplinli parti sisteminin uygulanmadığı bir ülkede, başkanlık sistemi, erkler ayrılığı ilkesinin temelinde yatan mantığa uygun sonuçlar verebilmektedir. Bu sistemde başkanı doğrudan halk seçer. Sistemde başkan yürütmenin -daha doğrusu kabinenin- kendisidir. Halk tarafından seçilen başkan yardımcısı dışında, kabine üyelerini doğrudan başkan atar. Dolayısıyla kabine yasamaya değil, başkana karşı sorumludur; çünkü başkanın kişiliğinde varlık bulur. Başkanın yasama meclisini (veya meclislerini) feshetme yetkisi yoktur; buna karşılık yasama da başkanı düşüremez. Çünkü başkanı yasama değil, doğrudan halk seçmiştir.  Hele bir de ABD’de olduğu gibi parti disiplini mevcut değilse, yasama ve yürütme arasında gerçek bir erkler ayrılığı mevcuttur. Bu örnekte başkan istediği yasal düzenlemeleri yasamadan talep eder ama yasama meclisinde kendi partisi çoğunlukta olsa dahi, parti disiplini bulunmadığından, bunların yerine getirilmesi her zaman mümkün olmaz. Bu sebeple de başkanlık sisteminde, yürütmenin düzenleyebileceği mevzuat alanı, parlamenter sistemden çok daha geniştir. Kararnameler, tüzükler gibi düzenlemelerle başkan, kısmi de olsa yasama yetkisine sahiptir. Daha doğrusu bu düzenleyici işlemleri gerçekleştirerek, diğer sistemlerde yasama meclisinin yetkisinde olan alanın bir kısmını başkan doldurabilir. Keza uluslar arası sözleşmeleri, yasamanın (senatonun) onayını alarak başkan gerçekleştirir ki bu sözleşmeler, kanun gibi sonuç doğurur[4].
  Dolayısıyla başkanlık sisteminde tüm toplumsal kesimlerin temsil edilebildiği organ olan yasama, yürütme üzerinde gerçek ve güçlü bir denetim imkânına sahip değildir. Böyle olunca da, toplumsal kesimlerin yürütme içinde temsil edildiğinden söz etmek mümkün olmamaktadır. Gerçekten de başkanlık sisteminde yasamanın yürütme üzerindeki en önemli denetim yolu, bizatihi kendi işlevinden gelmektedir: yasa yapma. Çünkü yürütme yani başkan, uygulamak istediği yasaların yapılması için yasamaya muhtaçtır ve yürütme üzerindeki denetim bu yolla -dolaylı olarak- gerçekleşmiş olur. Bununla birlikte, başkanın düzenleyici işlem yapma yetkisi gün geçtikçe genişlemektedir. Yani yasamaya bağlılığı gittikçe zayıflamaktadır. Diğer yandan sağlam demokratik geleneklerin uygulamaya yansıdığı ABD dışındaki ülkelerde başkanlık sistemi, zaman zaman yasama ve yürütme arasında kısır döngü yaratan çekişmelere sahne olmaktadır: Tabii eğer disiplinli parti sistemi yoksa veya konjonktür, başkanın hakim olamayacağı bir parlamento yapısına sebebiyet vermişse. Güçlü demokratik gelenekleri bulunmayan ülkelerde, yasama ve yürütme arasında ortaya çıkabilecek çatışma veya çekişme, rejimin sertleşmesine, erklerden birisinin, diğerini hukuk dışı yollardan düşürmesine sebep olabilmektedir. Bu da demokrasi adına istenmeyen sonuçlar doğurmaktadır[5].
  Böyle olunca başkanlık sisteminde, yetki alanı gittikçe genişleyen yürütmenin, toplumsal sınıf ve katmanları gerçek anlamda temsil ettiğini söylemek mümkün değildir. Üstelik gitgide yürütme daha da güçlenmekte ve yasamanın denetiminden daha kolay kurtulmaktadır. Örneğin ABD’de dönemin[6] savunma bakanı Rumsfeld’in hazırladığı CONPLAN 8022, küresel seviyede ani nükleer güç kullanma emrini muhtevidir ve yasamanın onayından geçmiş değildir[7]. Keza 11 Eylül’ü izleyen atmosferde çıkartılan Yurtsever Yasası ve Yurt Güvenlik Yasası ile ABD ordusu tarihinde ilk kez (talep üzerine de olsa) iç asayiş sorunlarını çözümlemek üzere yetkilendirilmiştir[8]. Diğer yandan Bush-Cheney döneminde ileri sürülen “birleştirici yürütme[9]” kavramı, bir yandan yürütmeyi sadece başkanda somutlaştırırken, diğer yandan yasamanın önüne çıkarmakta, güçler ayrılığı ilkesini altüst etmektedir. Bir başka örnek ise 1994 Meksika “Tekila –ekonomik- Krizi” sırasında, Meksika’ya kredi açılması talebinin yasamaca reddedilmiş olmasına rağmen, Hazine Bakanlığının kanunu dolanarak, “Döviz İstikrar Fonu”nu kullanmak suretiyle bu krediyi açmasıdır. Yani kamusal fonlar yasamanın aksi yöndeki kararına rağmen, aynı amaç için yürütme tarafından kullanılmıştır[10]. Kısaca en iyi örnek ABD’de bile başkanlık sistemi, yürütmenin yasamayı geri planda bırakmaya başladığı bir aşamaya gelmiştir. Başkan gitgide güçlenmekte ve yasamanın denetim yolları gitgide –fiilen- daralmaktadır. 
  Oysa başkanı da halk seçmektedir ama sadece basit bir çoğunluk, başkanı seçmek için yeterli olmaktadır. Buna karşılık, parlamento seçimlerinde uygulanan nispi seçim sistemleri, gerçek bir temsil imkânı sağlamaya çok yakındır. Bu sistemde hele baraj uygulaması da yoksa, tüm sosyal sınıf ve katmanlar, parlamentoda az veya çok temsil edilmektedir. Böylece sistem, kaba bir çoğunluk rejimi olmaktan kurtulmakta, azınlıkların hakları da güvenceye alınmakta, her türlü sosyal talep, yasama organında dile getirilip uzlaşma zemininde söz sahibi olabilmektedir. Oysa başkan tek kişidir ve tabiatı gereği, en çok oy alan kişi başkan olacaktır. Yani seçilecek sadece bir kişi olduğundan ister istemez çoğunluk sistemine dayalı bir seçim yaşanacaktır. Oysa seçimlerde çoğunluk sistemi, demokratik talepleri karşılamaktan çok uzak olduğu için hemen tümden terk edilmiş ve nispi seçim sistemi uygulanmaya başlanmıştır. Ancak başkan için böyle bir imkân bulunmamaktadır. Unutulmamalıdır ki uluslar arası tekelci sermaye, küresel hegemonyasını yürütmek için ABD’nin siyasi ve askeri gücünü kullanmaktadır ve bu uygulamalar ABD halkının çıkarlarına yer yer ters düşmektedir. İşte bu sebeple, ABD halkını ve toplumsal kesimlerini temsil eden yasama organlarının gücü ve yetkisi daraltılarak, başkanın gücü ve yetkileri artırılmaya çalışılmaktadır. Çünkü bir kişiyi etkilemek ve yönlendirmek, yasama üyelerini etkilemekten çok daha kolaydır.
  O halde bu açıklamalardan çıkan sonuç nedir? Gerçek bir temsili demokrasinin erdemi, tüm toplumsal sınıf ve katmanların kamusal organlarda temsil edilme imkânının bulunmasındadır. Toplumsal sınıfların temsil edilebileceği organ, ister istemez sadece yasamadır ve bu meclis nispi seçim sistemi ile teşekkül edeceği için, her sınıf ya da katmana temsil edilme imkânı tanımaktadır. Toplumsal sınıflar yürütme erkinde temsil edilmeseler dahi, yürütme, yasamanın sıkı bir denetimi altında ise demokrasi açısından sorun yok demektir. Azınlıkta kalan sosyal sınıf ve katmanlar hiç değilse muhalefette yer almakta ve bu suretle parlamentonun yürütme üzerindeki denetimini sağlayabilmektedir. Oysa başkanlık sisteminde yürütme yasamadan bağımsızdır ve doğrudan halk tarafından seçilmiş olması, azınlıkta kalan sosyal sınıf ve katmanların haklarını korumaya yetmemektedir. Çünkü sadece kaba bir çoğunluk dahi başkanı seçmeye yetmektedir ve dolayısıyla azınlıkta kalan sınıf ve katmanların yürütmede temsili mümkün olmamaktadır. Bunun üzerine, yürütmenin gittikçe güçlenmesi, yasamanın denetiminden daha da bağımsız hale gelmesi, daha geniş alanlarda düzenleyici işlemler yapabilmesi eklenirse, azınlık haklarının –fiili- güvencesini kaybettiği açıkça ortaya çıkacaktır. Oysa demokrasi sadece basit bir çoğunluk rejimi değildir.   
  Bu sebeple başkanlık, demokratik özlemlere en yetkin ve tatminkâr cevabı verebilecek bir sistem değildir. Belki de tek iyi örnek olan ABD’de dahi yürütmenin gittikçe güçlenmesi ve yasama denetiminden kaçmaya başlaması, sistemin sakıncalarını ortaya koymaktadır. Diğer örneklerin çoğunda ise erkler arasındaki anlaşmazlıklar, faşizan uygulamalara sebebiyet vermiş, hükümet darbelerine vesile olmuştur. Muhalefetin haklarının güvence altına alındığı, gerçekten çoğulcu bir parlamenter rejimin demokratik alternatifi yoktur.        
  Av. M. İhsan DARENDE


[1] Devrim dönemlerinde çoğunlukla “güçler birliği” ilkesi uygulanır ve tüm erk ve yetkiler mecliste toplanır.
[2] Ülkemizde yaşanan askeri darbelerin sebeplerinden birisi de, siyasetçilerin uzlaşma konusunda gösterdikleri olumsuz yaklaşımlardır. Bilhassa 27 Mayıs dönemi öncesi siyasetçi yaklaşımları hususunda bakınız Şevket Süreyya Aydemir, Menderes’in Dramı.
[3] Daha doğrusu, bu küçük grupların, en yakın siyasi parti ve program tarafından dolayısıyla temsiline imkân tanınmıştır.
[4] Başkanlık sisteminde yargı, yasama ve yürütmeyi denetleyen üçüncü erktir. Bu yönden parlamenter sistemle aralarında fazla bir fark yoktur. 
[5] Latin Amerika ülkelerinin hemen tümünde başkanlık sistemi uygulanmaktadır ve bunların neredeyse tamamı, sürekli askeri darbeler döngüsü içinde yaşamaktadır.
[6] Haziran 2004
[7] F. Willam Engdahl, Küresel Tam Hâkimiyet, sayfa: 218
[8] Bu yasalara dayalı olarak hazırlanan Pentagon planı uyarınca, Eylül 2011 itibariyle üç hızlı müdahale gücünün, ülke içi acil durumlar için hazır olması gerekiyordu.
[9] Tüm yürütme yetkilerinin hiç istinasız başkanın elinde toplanması (W. Engdahl age sayfa: 220)
[10] Ayrıntılı bilgi için bkz. Paul Krugman, Bunalım Ekonomisinin Geri Dönüşü ve Küresel Kriz.

Yazının Devamını Okuyun...

Osmanlıda Devletinde Hukuk Sistemi


Tarih: 07:20
Teokratik bir yapıya sahip olan Osmanlı Devleti’nde, devletin ve toplumun yönetimi İslam hukukuna göre düzenlenmiştir(şeriat düzeni). Bu düzende müslüman halk şeriat kurallarına göre yönetilirken, yabancı ve azınlıklar ise kapitülasyonlar nedeniyle kendi hukuk kurallarını uyguluyorlardı. Dolayısıyle Osmanlı Devleti’nde hukuk birliği yoktu.

II. Mahmut ve tanzimat dönemlerinde İslam Hukukunun dışında kalan alanlara yeniden el atmak, hiç olmazsa o konularda laik ve akılcı düzenlemelere gitmek istenildi. Ama hukukun en önemli bölümleri dine dayalı olduğu için onlara dokunulamıyordu. Bu durumu ile Osmanlı Hukukunun TC Hukukuna göre aksak yanları şöyle sıralanabilir:

Kadınlara tanınan haklar çok sınırlı idi. Kadınlar erkeklerle eşit haklara sahip değillerdi. Yönetime katılamazlardı. Ufak tefek bazı işler dışında istedikleri mesleğe giremezlerdi. Aile yaşamında erkeklerle aralarında eşitlik yoktu. Bir erkek dört kadınla evlenebilir, dilediği kadar da cariye tutabilirdi. Boşanma hakkı erkeğe tanınmıştı. Kız çocuklar erkeklere göre daha az miras alırlardı. Mahkemelerde iki kadın, bir erkek tanık yerine geçerdi. Oysa ki günümüzde bu durum tamamiyle değişmiş, kadın ile erkek eşit duruma gelmiştir. Kadınlar siyasete katılabilir, aile hayatında kadın ile erkek eşit sayılmaktadır. Kadınlar istedikleri mesleği yapabilmektedir.

Ekonomi ve ticaret hayatını düzenleyen kurallar yetersizdi. Ceza Hukuku alanında eksiklikler vardı. Yargılama yöntemleri pek ilkeldi. Kadı tek yargıçtı ve mahkemede dilediği gibi hareket ederdi. Ayrıca, bütün bu kurallar bugünkü kanun kitapları gibi derli toplu metinler biçiminde toplanmamıştı. Bunun için uygulayıcıların istedikleri maddeleri bulabilmeleri çok zordu. Günümüzde bu durumun tam aksine bütün kanunlar bir kitapta toplanmış ve mahkemede birkaç tane yargıçtan oluşan karar heyeti görev almaktadır ve bu kurul kendi kafasına göre kanunlara göre karar vermektedir. Kendi istediği maddeyi çıkarma yetkisi yoktur.

Bir devlet bütün vatandaşlarına aynı hukuku uygulamalıdır. Hukuk birliğin temellerindendir. İşte Osmanlı Devletinde bu özellik yoktu. Devlet nüfusunun önemli bir bölümü müslüman değildi. Müslüman olmayanlara kendi hukukları uygulanırdı. Müslümanlar ise, Osmanlı Devletinde Sünni mezheplerin hukukuna tabi idiler. Her mezhep mensubu kendi imamlarının kurallarının uygulanmasını isteyebilirdi. İşte bu temel aksaklık Osmanlı Devletindeki hukuk birliğini bozmuş, parçalanmanın kolylaşmasını sağlamıştır. Günümüzde böyle ayrılık olmaması TC hukukunun birliğnin bozulmamasına dolayısıyle devletin içinde iç karışıklıkların çıkmasına engel olmaktadır. TC hukuku temel olarak İsveç hukukuna dayanmaktadır. Hukukta her vatandaş eşit sayılmış ve herkese aynı kurallar uygulanmaktadır.

Osmanlı Devleti, Fransız ihtilali fikirlerinin de etkisiyle hukuk alanında bir takım ıslahat hareketlerine girişmiş, bağımsız mahkemeler oluşturmuş, yabancı ve azınlıklara hukuksal ayrıcalıklar tanınmıştır.

Meşrutiyet döneminde anayasal düzene geçildikten sonra, hukukta birliği sağlamak ve kargaşayı önlemek amacıyla Mecelle adıyla bir medeni kanun hazırlanmıştır. Ancak hanefi mezhebinin kurallarına göre hazırlanan ve dinsel yönü ağır basan Mecelle kanunu, Osmanlı Devletindeki sorunları çözmeye yeterli olmamıştır.

Hukukta Laikleşmenin Nedenleri:

a-) Yeni kurulan Türk Devletinin din toplumu(ümmetçilik) düşüncesi yerine Türk milliyetçiliği esasını benimsemesi

b-) Mecelle kanunun sorunları çözmede yetersiz kalması

c-) Hukukta ikiliğin ortadan kaldırılmak istenmesi

d-) Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaş bir yapıya kavuşturma düşüncesi
Yazının Devamını Okuyun...

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi


Tarih: 07:19
İnsanlık topluluğunun bütün bireyleriyle kuruluşlarının bu Bildirgeyi her zaman göz önünde tutarak eğitim ve öğretim yoluyla bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye, giderek artan ulusal ve uluslararası önlemlerle gerek üye devletlerin halkları ve gerekse bu devletlerin yönetimi altındaki ülkeler halkları arasında bu hakların dünyaca etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için ortak ideal ölçüleri belirleyen bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.
Madde 2- Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir.
Madde 3- Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
Madde 4- Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her türlü biçimde yasaktır.
Madde 5- Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce, insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda bulunulamaz ve ceza verilemez.
Madde 6- Herkesin, her nerede olursa olsun, hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.
Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.
Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.
Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.
Madde 10- Herkesin, hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken, tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.
Madde 11-
1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı açık bir yargılama sonunda, yasaya göre suçlu olduğu saptanmadıkça, suçsuz sayılır.
2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Madde 12- Kimsenin özel yaşamına, ailesine konutuna yada haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunmaya hakkı vardır.
Madde 13-
1. Herkesin bir devletin toprakları üzerinde serbestçe dolaşma ve oturma hakkı vardır.
2. Herkes , kendi ülkesi de dahil olmak üzere, herhangi bir ülkeden ayrılmak ve ülkesine yeniden dönmek hakkına sahiptir.
Madde 14-
1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.
2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan veya Birleşmiş Milletlerin amaç ve ülkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.
Madde 15-
1. Herkesin bir yurttaşlığa hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak yurttaşlığından veya yurttaşlığını değiştirme hakkından yoksun bırakılamaz.
Madde 16-
1. Yetişkin her erkeğin ve kadının , ırk, yurttaşlık veya din bakımlarından herhangi bir kısıtlamaya uğramaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır.
2. Evlenme sözleşmesi, ancak evleneceklerin özgür ve tam iradeleriyle yapılır.
3. Aile, toplumun, doğal ve temel unsurudur, toplum ve devlet tarafından korunur.
Madde 17-
1. Herkesin tek başına veya başkalarıyla ortaklaşa mülkiyet hakkı vardır.
2. Hiç kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.
Madde 18- Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din veya topluca, açık olarak ya da özel biçimde öğrenim, uygulama, ibadet ve dinsel törenlerle açığa vurma özgürlüğünü içerir.
Madde 19- Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.
Madde 20-
1. Herkesin silahsız ve saldırısız toplanma, dernek kurma ve derneğe katılma özgürlüğü vardır.
2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.
Madde 21-
1. Herkes, doğrudan veya serbestçe seçilmiş temsilciler aracılığı ile ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.
2. Herkesin ülkesinin kamu hizmetlerinden eşit olarak yararlanma hakkı vardır.
3. Halkın iradesi hükümet otoritesinin temelidir. Bu irade, gizli veya serbestliği sağlayacak benzeri bir yöntemle genel ve eşit oy verme yoluyla yapılacak ve belirli aralıklarla tekrarlanacak dürüst seçimlerle belirlenir.
Madde 22- Herkesin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütlenmesine ve kaynaklarına göre, herkes onur ve kişiliğinin serbestçe gelişim için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel haklarının gerçekleştirilmesi hakkına sahiptir.
Madde 23-
1. Herkesin çalışma, işini serbestçe seçme, adaletli ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.
2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.
3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gerekirse her türlü sosyal koruma önlemleriyle desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.
4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.
Madde 24- Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye, özellikle çalışma süresinin makul ölçüde sınırlandırılmasına ve belirli dönemlerde ücretli izne çıkmaya hakkı vardır.
Madde 25-
1. Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes, işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi iradesi dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.
2. Anaların ve çocukların özel bakım ve yardım görme hakları vardır. Bütün çocuklar, evlilik içi veya evlilik dışı doğmuş olsunlar, aynı sosyal güvenceden yararlanırlar.
Madde 26-
1. Herkes eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim, yeteneklerine göre herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırklar ve dinsel topluluklar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir.
3. Çocuklara verilecek eğitimin türünü seçmek, öncelikle ana ve babanın hakkıdır.
Madde 27-
1. Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma, bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.
2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, edebiyat ve sanat ürünlerinden doğan maddi ve manevi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.
Madde 28- Herkesin bu Bildirgede öngörülen hak ve özgürlüklerin gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.
Madde 29-
1. Herkesin, kişiliğinin serbestçe ve tam gelişmesine olanak veren topluma karşı ödevleri vardır.
2. Herkes haklarını kullanırken ve özgürlüklerinden yararlanırken, başkalarının hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel refahın gereklerinin karşılanması amacıyla yalnız yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olur.
3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.
Madde 30- Bu bildirgenin hiçbir kuralı, herhangi bir devlet, topluluk veya kişiye, burada açıklanan hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan bir girişimde veya eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz. 
Yazının Devamını Okuyun...
 

<<< 2007-2010 | Enes ve Blog'u | Tema: Konfor Teması v2.5 presented by: Enes İLHAN | Mayasını, İyilik ve Gülümseme ile hazırladım. Blogger ile de iyicene yoğurdum.Afiyet Olsun! Ayrıca aga Copyright mopyright bahane, siteden her türlü bilgiyi çalmak şahane ! Çalana çırpana hakkımı helal etmiyorum kardeşim, bu da böyle biline ! >>> Sitemap ^

--------------------------------- Bu alana Google Analytics kodunuzu ekleyebilirsiniz.. ---------------------------------